Bizim insanımız daha yakın zamanlara kadar alın teriyle kazancı dışında evine eşi ve çocuklarının geçimi için ne para ne yiyecek, içecek ne de buluntu bir eşyanın girmesine izin verirdi.

Daha yakınlara kadar yaşlılık maaşı alanlar “bu yetim hakkıdır,” zannıyla utanırlar, bankaya kalabalık saatlerde dışında tenhalaşınca giderlerdi.

Çünkü kendisine öğretilen haram olan bir değerli/değersiz işe yarayacak veya yenilecek içilecek bir maddenin karşılığının misliyle kendilerinden çıkacağıydı..

O nedenle insanlar haramdan Allah’tan korkar gibi çekinirlerdi.

Ve ayağına taş değse hayvanı telef olsa, parasını düşürse, malını çaldırsa ilkönce kendini sorgular sonra sorumluyu dışarıda arardı.

O nedenle çocuklarında yabancı bir oyuncak, kurşun kalem ya da eşya gördüğünde sıkı sıkı sorgular, sahibinden habersiz aldığını tespit ederse hem çocuğu uyarır hem de sahibiyle helalleşirdi.

Bir kimse bir kişinin bahçesinden izinsiz bir meyve kopardıysa mal sahibine söyler ve helallik isterdi...

Eğer bu konuda gerekli özeni göstermezse tekrarında aile toplumdan güvensiz,çocuk da hayırsız damgasını yiyeceğini bilirdi.,

Bizim insanımızın gözünde devlet malı yetim hakkıdır, israf eden haksız yere harcayan,görevi dışında devletin arabasından,eşi ya da çocuğunun istifade etmesini sağlayan yetimin hakkına tecavüz etmiş sayılır.

Haramın, helalin ne olduğunun farkında olan görevli ya da yönetici işi ters gittiğinde kendini sorgular ve bulursa kabahatini hizaya gelirdi.

Bu tür sorgulamalar yalnız devlet hazinesinden çalınan ya da israf edilen kaynaklarla sınırlı kalmaz, hediye adı altındaki rüşvetler,oturulan sofralar, içilen çay kahveler bile bu kapsamda yorumlanırdı.

O devirlerde milletvekillikleri, belediye başkanlıkları ve belediye meclis üyelikleri zenginleşme aracı değildi.

Siyasete giren kazancından önemli bir kısmını kaybederek çıkardı. Ama onlar görevi terk ederken belediye çaycısına farkında olmadan içilmiştir diyerek bir miktar para verirler,ondan sonra ayrılırlardı.

Bunlar masal değil gerçek...

Çünkü onların karnı da toktu gözü de... Hem onlar günümüzdekilerden farklı olarak yetim ve kul hakkı yemekten yarın hesaba çekilmekten korkarlardı.

12 Eylül İhtilalı öncesi uzunca bir süre seçilemeyen Cumhurbaşkanlığına vekalet eden Cumhuriyet Senatosu Başkanı İhsan Sabri Çağlayangil’in eşinin her hafta Cuma günü Köşk’te birlikte yedikleri yemeğin, içtikleri çayın, kahvenin parasını Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterine ödediği bilinir.

Son tahlilde haram konusundaki titizlik, yetim ve kul hakkına saygı, Anadolu İrfanının bizim insanımıza kazandırdığı kırmızıçizgilerdir.

Aynı zamanda bu kıymetli ve bir o kadar da değerli kavramlar:

Ahlak ve fazilet önderleri olan Anadolu erenlerinin,

Abasız dervişlerin,

Devletin dini adalettir, diyen yöneticilerin,

Ülke’ye ve insanlara hizmet aşkıyla siyaset yapanların,

Aile büyükleri dedelerin, bacı beylerin,

Marifet ehli insanların,

Okullardaki idealist öğretmenlerin,

Gelecek nesillere bıraktıkları ahlak ve kültür mirasıdır.

Çünkü haram, helal, kul hakkı gibi kavramlar aşınırsa milletin huzuru kaçar, yozlaşma başlar.

Dikeni yedikçe ağzını kanatan kanın tuzuyla iştahı daha da artan devenin yemeye devam etmesi halinde kan kaybından ölmesi gibi para hırsı da insanı bitirebilir.
Whatsapp Image 2026 10 19 At 09.58.32
Zira kanunlar insanları frenlemeye yetmez, insanın hırstan gerçek kurtuluşu haram, kul hakkı ve yetim hakkı inancının bir ürünü vicdanıyla olur.

İnsanlar bu melekelerini kaybetmişlerse herkesin başına bir polis dikemeyeceğine göre çürüme kaçınılmaz olur.

Çürümenin hüküm sürdüğü kargaşa ortamlarında kırmızıçizgileri milletçe tekrar ihdas etmek/yeniden yerleştirmek kolay olmaz.

Eğer siyasi partiler, sivil toplum kuruluşları, milleti meydana getiren farklı kesimler üzerinde birleşir olayla yüzleşirlerse ne ala...

Çünkü:

Tarihin derinliklerinden süzülerek gelen ahlaki değerlerin tekrar ihdasında karşımıza parçalı siyasetin geçerli olduğu milletlerde dört problem çıkar.

Birincisi:

Tarih içindeki yolculuğunda kültürümüzde araç olan para ve malın, mülkün, günümüz toplum ve siyasetinde amaç olması muhterise haramı, helali unutturur.

İkincisi:

Dost-düşman ekseninde yapılan günümüz siyasetinde egemen olan keskin dilin nefreti körüklemesi diyalog ortamını enfekte etmesi “bizimkiler,” “ötekiler” ayrımını doğurur.

Üçüncüsü:

Lord Acton’un(1834-1902) deyişiyle “Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır.”

Dördüncüsü:

Bu sistemde sırtını bir güce dayayan fırsatçılar haram, helal, kul hakkı, yetim hakkı demez köşeyi dönmeye bakarlar.

Sonuçta her harmanda yediği dirgeni bir kez daha yemek yine millete düşer.