Merhabalar Mustafa hocam, Aydın’da ‘’Endokrin’’ denilince akla ilk gelen uzmanlardan biri olarak sizlerle bu ay ki köşe yazımda bir diyetisyen olarak röportaj yapmak çok çok kıymetli. Değerli vaktinizde beni kırmadığınız için çok teşekkür ederim, bir diyetisyen olarak sizden öğrenecek çok şey var. Ben kadar okurlarımızın da var tabi. Sizlere en çok merak edilenleri yöneltmek istiyorum. Hazırsak başlayalım mı hocam?
Prof. Dr. Mustafa Ünübol: Tabi ki seve seve cevaplamak isterim. Ben de sorularınızı heyecanla bekliyorum
Diyetisyen İremnur Kubanlı: Hocam aslen nerelisiniz, meslekte kaçıncı yıl ve Aydın’ımıza kaç yıldır hizmet veriyorsunuz?
Prof. Dr. Mustafa Ünübol: Ben Aydın Yenipazarlıyım. 23 yıl oldu mesleğe başlayalı. 2004 yılından beri Aydın’da doktor olarak çalışıyorum. Aydın dışında 2012 yılında 1,5 yıl Tokat’ta Endokrinoloj uzmanı olarak görev yaptım. Sonra tekrar memleketime Aydın’a geri döndüm. Uzun yıllar Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesinde öğretim üyesi olarak çalıştım. Şimdi de Aydın’da özel kliniğimde hizmet vermekteyim.
Diyetisyen İremnur Kubanlı: Birçok danışanımda ‘’Benim tiroidim çalışmıyor, kilo veremem’’ gibi tiroidini suçlu gösterenler ya da kilo verememesini tiroidine bağlayan kişileri sıkça görüyorum. Hekim tarafından ilaç dozu ayarlanan bir hasta yine de metabolik hızı yavaş mıdır? Kilo vermesi çok zor mudur? Normal bireylerin kilo verme hızıyla bir fark var mıdır? Kısacası tiroidi bu kadar suçlu mudur?
Prof. Dr. Mustafa Ünübol:
Tiroid hormonları gerçekten metabolizma hızını etkiler. Tedavi edilmemiş hipotiroidide yani tiroid bezinin az çalıştığı durumlarda metabolizma yavaşlar ve kilo artışı görülebilir. Bu nedenle kilo vermekte zorlanan, son dönemlerde kilo artışı olan kişilerde tiroid hormonlarını da kan tetkiklerinde değerlendiririz.
Hipotiroidi nedeniyle tiroid ilacını uygun dozda kullanan ve tiroid hormonları normal düzeye getirilen bir kişinin kilo verme kapasitesi, genel olarak tiroid hastalığı olmayan bir kişiden farklı değildir. Kilo verme hızında da belirgin bir fark bekleyemeyiz.
Yani “Tiroidim var, bu nedenle kilo veremiyorum.” düşüncesi, tiroid değerleri normale geldikten sonra çoğu zaman doğru değildir.
Kısacası, tiroid hastalığı tedavi edilmemişse kilo vermeyi zorlaştırabilir; ama doğru tedavi edilmiş bir tiroid hastalığı kilo vermenin önünde önemli bir engel değildir. Fazla kiloların tamamını tiroide yüklemek yerine beslenme, fiziksel aktivite, uyku, kullanılan ilaçlar ve obeziteye yol açabilecek diğer faktörleri birlikte değerlendirmek gerekir.
Diyetisyen İremnur Kubanlı: Bel çevresi kalınlığı halkımızda ciddi oranda artmakta ve buna paralel olarak insülin direnci de artmakta. Danışanlarımda bel çevresinden yağ kaybını ve özellikle bel çevresi ölçümünü ideal sınırlara (kadınlarda <80 cm, erkeklerde <94 cm) getirmek en büyük hedefim. Hiperinsülinemi (artmış insülin hormonu) mi bel çevresine neden oluyor yoksa bel çevresinin artması mı hiperinsülinemiye neden oluyor?
Prof. Dr. Mustafa Ünübol:
Aslında bu ilişki iki yönlüdür ve zamanla birbirini besleyen bir kısır döngüye dönüşebilir. Sürecin önemli başlangıç noktalarından biri karın bölgesinde, özellikle iç organların çevresinde yağ dokusunun artmasıdır. Genetik yatkınlık, fazla kalori alımı, sağlıksız beslenme ve fiziksel hareketsizlik gibi birçok faktör bu yağlanmaya katkıda bulunabilir.
Karın bölgesindeki yağlanma arttıkça özellikle karaciğer ve kasların insüline duyarlılığı azalabilir. Pankreas da kan şekerini normal düzeyde tutabilmek için daha fazla insülin salgılamak zorunda kalır. Böylece kanda insülin düzeyi yükselir; yani hiperinsülinemi ortaya çıkar.
Aslında hastalarımızın sıkça “İnsülin direncim var mı?” diye sordukları durumun temelinde de bu mekanizma vardır: Vücudun kan şekerini dengede tutabilmek için normalden daha fazla insüline ihtiyaç duyması ve pankreasın buna daha fazla insülin salgılayarak yanıt vermesi.
Bunu basit bir örnekle anlatabiliriz: Evinizin bir odasını normalde bir kişi bir günde boyayabiliyorken, aynı işi aynı sürede yapabilmek için 5-6 kişiye ihtiyaç duyduğunuzu düşünün. Oda yine boyanır ama aynı işi yapabilmek için artık çok daha fazla kişiye ihtiyaç vardır. İnsülin direncinde de benzer şekilde, kan şekerini normal düzeyde tutabilmek için vücut daha fazla insüline ihtiyaç duyar.

Öte yandan yüksek insülin düzeyleri de yağların depolanmasını kolaylaştırıp parçalanmasını baskılayarak bu döngünün devamına katkıda bulunabilir. Dolayısıyla “İnsülin direncim var, bu yüzden göbeğim oldu” demek tek başına doğru değildir. Karın bölgesindeki yağlanma da insülin direncinin ve yüksek insülin düzeylerinin önemli nedenlerinden biridir. Bir bakıma “Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan?” sorusuna benzeyen, birbirini besleyen bir süreçtir.
Bel çevresi yalnızca estetik bir ölçü değil, aynı zamanda önemli bir metabolik sağlık göstergesidir. Bel çevresi arttıkça tip 2 diyabet ve kalp-damar hastalıkları gibi sağlık sorunlarının riski de artar. Bu nedenle bel çevresini ve özellikle iç organların çevresindeki yağlanmayı azaltmak önemlidir. Bunun temelinde sağlıklı ve dengeli beslenme, düzenli yürüyüş ve diğer aerobik aktiviteler, kas kütlesini koruyan direnç egzersizleri ve fazla kilosu olan kişilerde sağlıklı ve sürdürülebilir kilo kaybı yer alır.
Diyetisyen İremnur Kubanlı: Diyabet hastalarının Alzheimer’a yakalanma riski daha yüksek diye çalışmalar görüyorum ve sanırım ‘’Tip 3 diyabet’’ diye de yeni tanımlara yer veriyorlar. Diyabetin Alzheimer üzerine etkileri nelerdir hocam?
Prof. Dr. Mustafa Ünübol:
Evet, diyabet ile Alzheimer hastalığı ve diğer demans türleri arasında belirgin bir ilişki var. Güncel veriler, diyabeti olan kişilerde Alzheimer ve demans riskinin daha yüksek olduğunu gösteriyor. Özellikle uzun yıllar devam eden ve kan şekeri kontrolünün iyi olmadığı diyabette bu ilişki daha belirgin hale gelebiliyor.
Bunun tek bir nedeni yok. Uzun süre yüksek seyreden kan şekeri, insülin direnci, damar hasarı, kronik inflamasyon ve oksidatif stres beynin yapısını ve işlevini olumsuz etkileyebiliyor. Ayrıca beyindeki insülin sinyalinin bozulmasının, Alzheimer hastalığında gördüğümüz amiloid ve tau adı verilen proteinlerle ilişkili olabileceğine dair bilimsel veriler bulunuyor.
Bu nedenle Alzheimer hastalığı için zaman zaman “Tip 3 diyabet” ifadesinin kullanıldığını görüyoruz. Ancak burada önemli bir noktanın altını çizmek gerekir: “Tip 3 diyabet” bugün için resmi olarak kabul edilmiş ayrı bir diyabet türü veya klinik tanı değildir. Daha çok Alzheimer hastalığı ile beyindeki insülin direnci ve insülin sinyalindeki bozukluklar arasındaki ilişkiyi anlatmak için kullanılan bilimsel bir kavramdır.
Özetle, diyabet yalnızca kan şekerini yükselten bir hastalık değildir; uzun dönemde beyin sağlığını da etkileyebilir. Bu nedenle diyabet tedavisinde yalnızca kan şekerini değil; tansiyonu, kolesterolü, kiloyu kontrol altında tutmak, düzenli egzersiz yapmak ve özellikle ileri yaşlarda hipoglisemiden kaçınmak da sağlıklı beyin yaşlanması açısından önemlidir.
Diyetisyen İremnur Kubanlı: Gelelim son zamanlarda herkesin merak ettiği ‘’Zayıflama İğnelerine (GLP-1 Analoglarına)’’. Bu iğnelere başladıktan sonra diyet ve egzersiz olmadan sürdürmeye çalışanları da görüyorum, sizce diyet ve egzersiz olmadan zayıflamak doğru mudur?
Prof. Dr. Mustafa Ünübol:
Bu soru son dönemde bize en çok sorulan ve en çok merak edilen konulardan biri. Öncelikle şunu vurgulamak gerekir: Kamuoyunda “zayıflama iğneleri” olarak bilinen GLP-1 temelli ilaçlar, uygun hastalarda kullandığımız etkili diyabet ve obezite tedavileridir. Özellikle obezite nedeniyle sağlık sorunları yaşayan veya bu açıdan yüksek risk taşıyan hastalarda biz hekimlerin elini oldukça güçlendiren tedavilerdir.
Ancak bu ilaçları “İğnemi yapıyorum, istediğimi yiyebilirim ve hareket etmeme gerek yok” şeklinde kullanmak doğru bir yaklaşım değildir. Hele ki “Arkadaşım kullandı ve kilo verdi, ben de kullanayım” düşüncesiyle hekim değerlendirmesi ve önerisi olmadan kesinlikle kullanılmamalıdır.
Bu tedaviler iştahı azaltır, tokluk hissini artırır ve kişinin daha az kalori almasına yardımcı olur. Fakat bizim amacımız yalnızca tartıdaki rakamı düşürmek değildir; yağ kaybederken kas kütlesini mümkün olduğunca korumak ve kişinin metabolik sağlığını iyileştirmektir.
Önemli miktarda kilo verildiğinde yağ dokusuyla birlikte bir miktar kas ve yağsız vücut kütlesi de kaybedilebilir. Burada özellikle altını çizmek isterim: Kas kaybı yalnızca bu ilaçlara özgü bir durum değildir; sağlıksız ve hızlı kilo kayıplarında da karşılaştığımız önemli bir sorundur. Bu nedenle GLP-1 temelli tedaviler sırasında yeterli ve kaliteli beslenme, özellikle yeterli protein alımı ve düzenli egzersiz çok önemlidir.
Kas kütlesini korumak açısından yürüyüş ve aerobik egzersizlerin yanında direnç egzersizlerini özellikle önemsiyoruz. Direnç egzersizi dediğimiz egzersizler; ağırlık kaldırma, direnç bantlarıyla çalışma, squat ve şınav gibi kaslarımızı bir dirence karşı çalıştırdığımız egzersizlerdir.
“İlacı kullanıyorum, hiç acıkmıyorum; mümkün olduğunca az yiyeyim ve çok hızlı kilo vereyim” yaklaşımı da doğru değildir. Çok düşük kalori ve yetersiz protein alımı kas kaybı riskini artırabilir. Ayrıca kontrolsüz, hızlı kilo kaybı safra taşı oluşumu riskini artırabilir, yüz ve cilt görünümünde istenmeyen değişikliklere yol açabilir. Bizim amacımız hastayı aç bırakarak mümkün olduğunca hızlı zayıflatmak değil; sağlıklı, kaliteli ve sürdürülebilir bir kilo kaybı sağlamaktır.
Kısacası bu ilaçları sağlıklı beslenme ve egzersizin alternatifi değil, onları destekleyen güçlü bir tedavi aracı olarak görmek gerekir. İlaç, iştahı kontrol etmemize ve kilo kaybını kolaylaştırmamıza yardımcı olur; sağlıklı beslenme ve özellikle direnç egzersizi ise verdiğimiz kilonun kalitesini, kas kütlemizi ve uzun vadede elde ettiğimiz sonucun sürdürülebilirliğini destekler. Bu nedenle tedavinin mutlaka hekim kontrolünde yürütülmesi; sağlıklı, yeterli ve kişiye uygun bir beslenme planı için de diyetisyen desteği alınması çok önemlidir.
Diyetisyen İremnur Kubanlı: Peki hocam, birçok insan obezitesinde midesini suçlu görebiliyor, kılavuzlarda obezite cerrahisi mi yoksa zayıflama iğneleri (GLP-1 analogları) mi daha çok öneriliyor?
Prof. Dr. Mustafa Ünübol:
Öncelikle obezitede “Benim midem büyük, bu yüzden kilo alıyorum” yaklaşımı çok doğru değil. Obezite yalnızca midenin değil; beyin, bağırsaklar, yağ dokusu, hormonlar, genetik ve çevresel faktörlerin birlikte rol oynadığı kronik ve kompleks bir hastalıktır.
Günümüzde kılavuzlar obezite cerrahisi ile “zayıflama iğnelerini” birbirinin rakibi olarak görmüyor; doğru hastada doğru tedavinin seçilmesini öneriyor. GLP-1 temelli yeni nesil ilaçlar, uygun hastalarda oldukça başarılı kilo kayıpları sağlayabiliyor ve obezitenin uzun dönem tedavisinde artık çok önemli bir yere sahip. Üstelik bazı ilaçların kilo kaybının ötesinde kalp-damar, böbrek ve karaciğer sağlığı üzerine de olumlu etkileri gösterildi. Dünya Sağlık Örgütü de GLP-1 temelli tedavileri obezitesi olan erişkinlerde uzun dönem tedavi seçeneklerinden biri olarak kabul ediyor.
Bununla birlikte ileri derecede obezitede metabolik ve bariatrik cerrahinin yeri hâlâ güçlüdür. Ancak cerrahi kararı verirken hastanın kilosu, vücut kütle indeksi tek ölçüt olmamalıdır. Obeziteye eşlik eden hastalıkların varlığı ve şiddeti, kişinin günlük yaşamında oluşturduğu fiziksel ve psikolojik sorunlar, daha önce uygulanan tedavilerden alınan sonuçlar, kişinin bireysel, sosyal ve kültürel özellikleri birlikte değerlendirilmelidir. Kısacası cerrahi kararı da obezite tedavisinin diğer basamaklarında olduğu gibi kişiye özel verilmelidir.
Aslında “İğne mi, ameliyat mı?” sorusunun herkese uyan tek bir cevabı yok. Hastanın kilosu, obezitenin derecesi, eşlik eden hastalıkları, daha önceki kilo verme girişimleri, ilaç tedavisine uygunluğu ve kişinin tercihleri birlikte değerlendirilmelidir. Bazı hastalarda ilaç tedavisi uygun bir seçenekken, ileri derecede obezitesi olan bazı hastalarda cerrahi tedavi, etkili ve kalıcı bir seçenek olabilir. Hatta bu iki yöntem hayatın farklı dönemlerinde birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısı da olabilir.
Günlük pratiğimde de, GLP-1 temelli tedavilerin kullanımına engel bir durum bulunmayan uygun hastalarda, cerrahi kararı öncesinde medikal tedavi seçeneklerini değerlendirmeyi tercih ediyorum.
Diyetisyen İremnur Kubanlı: Gelelim menopozdan yıllarca yakınan kadınlarımıza. Menopoz sonrası (post menopozal dönemde) hormon replasman tedavilerinin faydaları nelerdir? ‘’Hormon alırsam kilo alırım veya meme kanseri riskim artar ‘’ gibi düşüncelerle tedaviden kaçanlarda oluyor, siz bu konular hakkında ne düşünüyorsunuz, bizleri aydınlatır mısınız?
Prof. Dr. Mustafa Ünübol:
Menopoz kadın hayatının doğal bir dönemidir. Ancak östrojenin azalmasıyla sıcak basması, gece terlemesi, uyku bozukluğu, duygu durum değişiklikleri, vajinal kuruluk ve cinsel yaşamla ilgili sorunlar ortaya çıkabilir. Menopozal hormon tedavisi, özellikle sıcak basması ve gece terlemesi gibi menopoz yakınmalarının en etkili tedavisidir. Ayrıca kemik kaybını azaltır ve osteoporoza bağlı kırıklardan korunmaya katkı sağlar.
Burada önemli olan hormon tedavisini doğru kadına, doğru zamanda ve uygun şekilde vermektir. Genel olarak 60 yaşından genç veya menopozun üzerinden 10 yıldan az zaman geçmiş, tedaviye engel bir durumu olmayan ve menopoz şikâyetleri bulunan kadınlarda fayda-risk dengesi oldukça olumludur. Tedavi her kadına aynı şekilde uygulanmaz; kişinin yaşı, rahminin olup olmaması, şikâyetleri, meme kanseri, pıhtılaşma ile kalp-damar hastalıkları açısından riskleri değerlendirilerek kişiselleştirilmelidir.
Kadınların en sık sorduğu sorulardan biri “Hormon kullanırsam kilo alır mıyım?” oluyor. Menopozal hormon tedavisinin kilo aldırdığına dair bir kanıt yoktur. Orta yaşlarda görülen kilo artışında yaşla birlikte enerji harcamasının azalması ve yaşam tarzındaki değişiklikler önemli rol oynarken, menopozla azalan östrojen yağların özellikle karın ve bel çevresinde toplanmasını kolaylaştırabilir. Hormon tedavisi bir zayıflama tedavisi değildir ancak kilo aldıran bir tedavi olarak da görülmemelidir.
Meme kanseri konusunda da “Hormon kullanan herkesin meme kanseri riski artar” şeklinde bir genelleme doğru değildir. Risk; kullanılan hormonun türüne, tedavinin süresine ve kadının başlangıçtaki meme kanseri riskine göre değişir. Özellikle östrojenin tek başına kullanıldığı tedaviler ile östrojen ve progestojenin birlikte kullanıldığı tedavilerin meme kanseri açısından riskleri aynı değildir. Bu nedenle hormon tedavisinden korkarak tamamen kaçınmak yerine, her kadının kendi yarar ve risklerini hekimiyle birlikte değerlendirerek karar vermesi en doğru yaklaşımdır.
Kısacası menopozal hormon tedavisi ne herkese verilmesi gereken bir “gençlik iksiri” ne de korkulması gereken bir tedavidir. Doğru kadında, doğru zamanda ve kişiye uygun tedaviyle menopoz yakınmalarını belirgin şekilde azaltabilir, kemik sağlığını korumaya yardımcı olabilir ve yaşam kalitesinde önemli bir iyileşme sağlayabilir.
Diyetisyen İremnur Kubanlı: Endokrin sistemimiz çok çok kıymetli, hormonlarımızla yönetiliyoruz. Açlık-tokluktan uykumuza kadar her noktada varlar ve her gün sayısız hormon vücudumuzda üretiliyor. Biz modern çağ insanlarının her gün maruz kaldığı ‘’endokrin bozucular’’ nelerdir? Daha sağlıklı bir endokrin sistem için nelere dikkat etmeliyiz?
Prof. Dr. Mustafa Ünübol:
Gerçekten de hormonlarımız vücudumuzun adeta haberleşme sistemidir; açlık ve tokluktan uykuya, üremeden büyümeye, kan şekerinden metabolizmamıza kadar hemen her sistemde rol oynarlar. Endokrin bozucular ise hormonlarımızın üretimini, etkisini veya işleyişini taklit edebilen, engelleyebilen ya da değiştirebilen ve günlük yaşamda farkında olmadan karşılaşabildiğimiz kimyasal maddelerdir.
Günümüzde çok sayıda kimyasalın endokrin sistem üzerindeki etkileri araştırılıyor. Bunların arasında bazı plastiklerde ve gıda ambalajlarında bulunan bisfenoller ve ftalatlar, yapışmaz veya su, leke tutmaz özellik kazandırmak amacıyla kullanılan bazı PFAS grubu kimyasallar, bazı pestisitler yani tarım ilaçları ile kozmetik ve kişisel bakım ürünlerinde bulunan bazı kimyasallar sayılabilir. Bu maddelere yiyecek ve içecekler, solunum veya cilt yoluyla maruz kalabiliyoruz.
Bilimsel çalışmalar bazı endokrin bozuculara maruziyet ile üreme sağlığı sorunları, tiroid fonksiyonlarında bozulma, obezite, diyabet ve bazı hormonla ilişkili kanserler arasında ilişkiler olduğunu gösteriyor. Özellikle anne karnındaki dönem, bebeklik ve çocukluk gibi hormonların büyüme ve gelişmede çok önemli olduğu hassas dönemlerde maruziyet ayrı bir önem taşıyor. Bununla birlikte endokrin bozucular yaşamın her döneminde sağlığımızı etkileyebilir.
Peki ne yapabiliriz? Bu maddeleri hayatımızdan tamamen çıkarmak mümkün değil ancak gereksiz maruziyeti azaltabiliriz. Özellikle sıcak yiyecek ve içecekleri uygun olmayan plastik kaplarda saklamamak veya ısıtmamak, mümkün olduğunca cam ya da paslanmaz çelik gibi alternatifleri tercih etmek, gereksiz tek kullanımlık plastik tüketimini azaltmak, sebze ve meyveleri iyi yıkamak, evi düzenli havalandırmak, kozmetik ve kişisel bakım ürünlerini bilinçli seçmek ve gereksiz pestisit maruziyetinden kaçınmak alınabilecek basit önlemler arasında sayılabilir.
Burada amacımız korkutmak değil, farkındalık oluşturmak. Çünkü daha sağlıklı bir endokrin sistem için yalnızca hormonlarımızı ölçtürmek yeterli değil; sağlıklı beslenmek, hareket etmek, iyi uyumak, sigaradan uzak durmak ve mümkün olduğunca gereksiz kimyasal maruziyetini azaltmak da önemlidir.
Diyetisyen İremnur Kubanlı: Bilim ışığında tüm okurlarımızı bilgilendirdiğiniz için çok teşekkür ederim hocam. Beslenme ile ‘’endokrinoloji ve metabolizma hastalıkları’’ yakın mesafe çalışırken sizden öğrendiklerim de benim için çok çok değerli. Diyet ve egzersizi de reçetelerinize ekleyen bir hekim olarak, daha sağlıklı bir toplum için özverinize de ayrıca teşekkür ederim.
Prof. Dr. Mustafa Ünübol:
Aslında konuştuğumuz hemen her başlık bizi ortak bir noktaya getirdi: Sağlıklı bir endokrin sistem, sağlıklı bir yaşamın temel taşlarından biridir.
Bazen sağlığımız için çok karmaşık çözümler arıyoruz; oysa temel kurallar hâlâ değişmedi. Sağlıklı ve dengeli beslenme, düzenli hareket, kaliteli uyku ve stresin iyi yönetilmesi, kendimize yapabileceğimiz en değerli sağlık yatırımları arasında.
Tüm okurlarımıza; sağlıklı beslenebildiğimiz, hareketi, sporu ve yürüyüşü hayatımızın bir parçası haline getirdiğimiz, stresten mümkün olduğunca uzak, sağlıklı ve güzel günler diliyorum.
Unutmayalım; sağlıklı bir yaşam çoğu zaman büyük değişikliklerden değil, her gün tekrarladığımız küçük ama doğru alışkanlıklardan oluşur.
Diyetisyen İremnur Kubanlı: Son cümleniz çok etkileyiciydi, her şey için tekrardan teşekkür ederiz. Sevgili Aydınpost okurlarımız, bir sonraki yazımızda görüşmek dileğiyle, kendinize çok iyi bakın, sevgiyle kalın...