"Kendimizi inkar ede ede yaşamanın ağır yükünü taşımaya çok hevesliyiz.

Yalana hakikat muamelesi yapmayı maharet sayacak kadar hakikatin kabuğuyla yetinmek, özünü terk edip zulmü meşrulaştırmak, güç ve çoğunluğun cazibesinin sarhoşu olmak,

insan için çetin imtihan.

Anlıyoruz ki, mahallenin sakinlerine inanacak, öte mahalle yalanları gerekiyormuş.

Şimdi, bu yalanın sarhoşluğu yaşanıyor bizim mahallenin sakinlerinde…"

***

İstanbul sözleşmesinin tarihçesini vermeye gerek yok.

Sözleşme, uluslararası çerçevesi, “Kadın, çocuk ve cinsel yönelimleri sebebiyle şiddete uğrayan kesimlerin şiddetten korunması” için yapılmıştı.

Ülkemizin girişimi sonrasında kaleme alınan ve katılımcı ülkeler tarafından imzalanan bu sözleşmeye, İstanbul'da hazırlandığı için “İstanbul Sözleşmesi” denilmiştir.

Ne gariptir ki, sözleşmeye öncülük eden ülkenin iktidarı, hazırladığı sözleşmeden çekilmiştir.

Hatırlayalım, bu yasayı çıkardığı zaman "Devrim" olarak niteleyen ve övünen de bu iktidardı.

Sözleşmeye sadık kalarak hazırlanan 6284 sayılı yasanın etkin olarak kullanılmaması veya yasada bulunması muhtemel eksiklikler ve uygulamalar üzerinden kamuoyunda bazı tartışmalar yaşandı.

Şikayet edilen konuların başında: Süresiz nafaka, küçük yaş evlilikleri, mağdur beyanının esas alınması, çocuk haczinde yaşananlardır.

Sözleşmenin iptali için yetersiz kalan bu gerekçeler yetmediğinden sözleşmeye muhalefet edenler, sık sık farklı cinsel yönelim sahibi LGBT üzerinden algı oluşturmak istemiştir.

Şiddeti savunamayanlar, LGBT üzerinden korku yayarak sözleşmesinin iptalini sağlamıştır.

Hepimiz biliyoruz, sözleşme ve 6284 sayılı yasa şiddeti giderememiş, kadın cinayetleri devam etmiştir.

Yasayı çıkaran irade, eksiklikleri gidermek yerine, sözleşmeyi iptal etmiştir.

Sözleşme ve 6284 sayılı yasa ise, muhaliflerin iddia ettiği gibi LGBT’lilere özel statü tanımamaktadır.

Aksini iddia eden varsa ve hangi maddesiyle bu yapılıyor ise izah etmelidir.

Sözleşme ve 6284 sayılı kanun üzerinden algıyı desteklemek için ileri sürülen sebepler; küçük yaşta evlenmiş erkeklerin hapse atılması, mağdur beyanının esas alınması, kısmen nafaka ve çocuk haczi üzerinden dillendirilmiştir.

Ayrıca uygulamadan kaynaklanan başka sorunlar da olmuştur.

Mesela, hakimler, kadın şikayetlerinde daha çok kocayı mağdur edecek kararlar vermiştir.

Cinayet ve şiddetin devamı ihtimali karşısında tedbir olarak, uzaklaştırma ve tutuklama yoluna gidilmiştir.

Böyle davranmalarına sebep, üzerlerinde hissettikleri kamuoyu baskısıdır.

Kısacası, iktidar "Devrim" dediği ve mecliste bütün partiler tarafından oy birliği ile çıkarılan yasadan tek imza ile vazgeçmiştir.

Sözü dolandırmanın alemi yok.

Tek imzayla, Milli İrade yok sayılmıştır.

"Milli İrade" diye diye bu günlere gelenler tarafından Milli İradenin etkisizleştirilmesi, tek kelimeyle talihsizlik ve güç sarhoşluğudur.

TBMM Başkanı Mustafa Şentop’un "Gerekirse tek imzayla uluslararası bütün sözleşmeler, anlaşmalar iptal edilebilir". beyanı ise, ülkeyi yöneten zihniyetin Milli İradeye bakışındaki çarpıklığın açık bir şekilde dışavurumudur.

Son kelam olarak; Ahlak, örf, gelenek, kültür ve vicdani duyuşlar yasanın üzerinde olamaz.

Yani, şiddet ve işlenen cinayetler sadece vicdan ve ahlakla da engellenemez.

Engellemek mümkün olsaydı eğer; yasalara/töreye ihtiyaç duyulmazdı.

Bütün İnsanlık bilir, bir arada yaşamın olduğu her yerde, kamu nizamı yasalarla sağlanır.

Ahlak, görgü, davranış alışkanlıkları ve eğitim ise, destekleyici unsurlardır.

Suç işlemeyi engellemenin yegane yolu vicdan ve ahlak olamaz.

Öfke, çıkar, düşmanlık, grup taassubu, çoğunluğun tahakküm kurma arzusu, ahlakın da, yasaların da yanlış yorumlanmasına sebep olacak potansiyeli barındırmaktadır.

Yasal düzenlemenin gerekliliğidir ki, İstanbul Sözleşmesinin iptalinden sonra, toplumdan yükselen itirazlara karşı “Ankara Sözleşmesi” vaad edilmiştir.

Soruyoruz: İstanbul Sözleşmesinde yanlış olan neyi düzelteceksiniz?