ADÜ’de her kademedeki çalışanlar arasında çok büyük bir sıkıntı var. Herkes tedirgin, kimse kimseye güvenmiyor, yemekhanede bile konuşmuyor, bilimsel çalışmalara kendilerini veremiyorlar. Yaklaşık çeyrek asırlık bir geçmişi olan üniversitede ilk kez bu kadar kutuplaşma ve ispiyonculuk ön planda.   Kısaca antisemitist yaklaşım üniversiteye hakim olmuş durumda. (Farklı olan insanlara yöneltilen özel bir önyargı, nefret veya baskı durumudur antisemitizm.) Birde bu yaklaşım yöneticiler tarafından körükleniyorsa, linçin boyutları daha da vahim boyutlara ulaşabilmekte.

 Magna Charta Universitatum sözleşmesini  Adü imzalamış durumda. Bu anlaşma ile akademisyenlere özgür düşünce hakkını tanıyacağını tüm dünyaya deklere etmiş. Peki, içinde bulunulan durum nedir? Ne siz sorun, ne de ben yazayım, ama “içler acısı deyimi” bile hafif kalmakta.

 Dedik ya, çalışanlar arasında işyeri barışı yok olmuş.

Üniversitede iş barışını tesis edecek, bu barışın kalıcı olmasını sağlayacak, çalışanları akademik çalışmalara yönlendirebilecek, onlardan en üst düzeyde verim alarak çevresine de katkı sunmasını sağlayacak kişi kimdir? Elbette Sayın Rektör Cavit Bircan.

Sayın Rektör karşısında siyasi olarak görüş istemiyor. Ancak kendisi her türlü siyasi simge ve söylemleri kullanıyor. Arkasındaki siyasi destek yok olmasın diye şirin gözükmek adına her türlü adımı rahatlıkla atabiliyor. Bir rektör düşünün, profil resminin üzerine akademik ünvanını yazıp sosyal medyada paylaşabiliyor. Yine aynı sosyal medyada bir akademisyene karşı linç politikasını yönetiyor. O akademisyen paylaşımı ile suç işlemiş olabilir. Ama bir suç varsa, karşılığında adli ve idari soruşturma yolunu açarsın, gereği orada yapılır. Yoksa, her ne olursa olsun Roma’da aslanların önüne atılan köleler gibi, bir akademisyeni sosyal mecrada çakalların önüne atamazsınız.

Üniversitede sorun yaşayan yalnız bu kişi değil elbet. Sayın Rektör, bildiri imzalayarak barış isteyen akademisyenlere karşı, rektörlük seçimlerindeki rakiplerine karşı, yanlış uygulamalardan dolayı kendini şikayet edenlere karşı, paralelci olarak düşündüklerine karşı ve tüm bu karşı olduklarının yanında olanlara karşı. İşin acı tarafı akademisyenlere karşı olduğu gibi yardımcı personel düzeyinde bile yıldırma uygulamaları görülmekte. Bu kadar baskı karşısında çeşitli akademisyenler başka üniversitelere bile gitmeyi göze almışlar.

Mobbing iddiaları almış başını gidiyor, hem de her türlüsü. Birçok birimde cinsel taciz iddiaları korkunç boyutlara ulaşmış durumda. Sürgünler, sözleşme iptalleri, gözdağı vermeler, vs. Yani, “benimleysen yaşarsın, değilsen yaşama hakkın yok” uygulamaları var üniversitede. Yapılan birçok uygulamanın kanunlarda yeri bile yok. Ama “ben yaptım oldu” denilerek her türlü işler yapılmakta.

Tüm bunlar yapılırken ilgililerin çoğunluğu üç maymunları oynuyor. Aman ben sesimi çıkarmayayım, görmeyeyim, duymayayım, benden uzak ne olursa olsun. Benim keyfim bozulmasın anlayışı kafalara yerleştirilmiş. Korku imparatorluğu her yeri sarıp sarmalamış.

Duruma akademik boyuttan bakalım. Aynı yıl kurulmuş Süleyman Demirel Üniversitesi 2004 ile 2014 yılları arasında 4,849 bilimsel yayın yapmışken, bu rakam ADÜ’de 2,488’dir. Yani SDÜ bilimsel yayınlarda  ADÜ’yü ikiye katlamıştır.

ADÜ yönetimi personeli ile gereksiz yere  uğraşacağına bilimle uğraşmalı ve çevresine de bu anlamda katkı sunmalıdır. Başlatılan cadı avına son verilmelidir.

Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince öbürleri de yanlış gider. C. Brund