10 Aralık 1948’de ‘’İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’’ kabul edilmiş, Türkiye bu beyannameye taraf olmuştur. 10 Aralık, ‘’İnsan Hakları Günü’’, günün içinde bulunduğu hafta da, ‘’İnsan Hakları Haftası’’ olarak kutlanır.

Uluslararası Af Örgütü her yıl ‘’Dünyada İnsan Hakları Durum Raporu’’ yayınlar. Bu raporda Türkiye başlığı her yıl geniş bir yer tutar. 2014 yılında yayınlanan 2013 raporunda Türkiye ile ilgili olarak; ‘’Türkiye, bölgesel aktör olarak etkisi artsa da, siyasi yönetimin giderek otoriterleşmesi sonucu yaşam hakkı ihlallerinde, işkence ve kötü muamelede, düşünce, ifade ve basın özgürlüğünde, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkında, örgütlenme özgürlüğünde, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkında, tutuklu ve hükümlü haklarında, mülteci ve sığınmacı haklarında, ayırımcılık yapmada, ekonomik ve sosyal hakların kullandırılmasında ve insan haklarını savunanlara yönelik eylemlerde çok sayıda insan hakkı ihlalinden söz edilmektedir’’.

Ayrıca bu raporda binlerce kişinin adil olmayan yargılamalar sonucu mahkum edip cezaevlerinde çürümeye bırakılması, kadınlara ve kız çocuklarına yönelik şiddetle mücadelede yetersiz kalınması, vatandaşlara yönelik uygulamaların iyi bir biçimde yürütülmemesi, kentsel dönüşümlerde zorla yapılan tahliyeler, güvenlik güçleri tarafından aşırı güç kullanımı, suçlara karşı cezasızlık, vicdani ret kavramının kabul edilmemesi, farklı cinsel tercihleri olanların aşırı dışlanması ve bunlara karşı kötü muamele gibi konularda da insan hakları yönünden çok sayıda ihlaller söz konusudur.

Halbuki ülkemizdeki tüm siyasi iradenin seçim beyannamelerinde sürekli insan haklarına vurgu yapılmıştır. Kuruluş bildirgelerinde de insan hakkı ihlallerinin kamu-sivil diyalogunun rolü vurgulanmış, özgürlüklere yönelik hiçbir bireysel ya da kamusal baskının kabul edilemeyeceği özellikle vurgulanmıştır. Parti programlarında, tüm seçim bildirgelerinde ortaya serilen iyi düşünceler pratikte ortaya çıkan totaliterleşme sonucu havada kalmıştır.

Mesela sağlık sektöründen eğitime, adalet sektöründen güvenliğe kadar devlet denetimindeki her iş kolunda çeşitli yolarla iş barışı zedelenmiş, sendikalar yolu ile de ‘’benden olmayan yok olsun’’ anlayışı egemen olmaya başlamıştır. Sistemin işleyişini biraz bilenler, işleyişte yandaş olmanın avantajlarını ya da yandaş olmamanın dezavantajlarını çok iyi görebilmektedirler. Özellikle içinde bulunduğumuz son dönemde bu tür anlayış her kesime egemen olmuş durumdadır. Kişilerin görevlerinde yandaşlığına göre yükselmesi, belirli akçeli işlere sadece yandaşların getirilmesi gibi birçok kayırmacı uygulamalar iş barışını ciddi anlamda zedelemekte, bir bakıma mahalle baskısı ile kişilik hakları baskı altında tutulmaktadır.

Basın özgürlüğünden toplantı özgürlüğüne, kişinin temel hak ve özgürlüklerinden sosyal hak ve ödevlerin kullanılmasında zorlamalar giderek artmıştır. Uzun süre yönetimi elinde bulundurmanın avantajının ters etkisi hak ihlallerini daha da fazlalaştırmıştır. Uluslararası arenada hak ihlallerinden dolayı sürekli mahkûmiyet alan bir ülke konumuna gelmemiz ise ayrı bir sorun oluşturmaktadır. Hak ihlallerinde nereye geldiğimizi en açık şekilde gösteren örnek, ne ‘’Ergenekon’’, ne de ‘’Balyoz’’, ne de ‘’paralel yapı’’ soruşturmalarıdır. En iyi gösteren örnek, bir devlet yetkilisinin ülkemizdeki insan haklarının en iyi koruyucusu durumda olması gereken Anayasa Mahkemesi için ‘’gerekirse kapatırız’’ söylemidir. Az önce vurguladığımız gibi uzun süreli yönetim, hakların artacağı yerde azalmasına yol açmıştır. Özgecan olayında yönetimin takınacağı tavır insan haklarına bakışı hakkında bizlere net bir fikir verecektir. Umarım önümüzdeki süreçte bizi yönetenlerin göstereceği iyi niyetle insan hakları açısından güzel günler ülkemiz insanının olacaktır.