Bunlar yapılamayacak, meşakkatli ya da yapılması halinde yapana cezai sorumluluk getirecek konular değildir ancak insanımız kökü Osmanlı’ya dayanan bir hastalık nemelazımcılık  illetinden vazgeçmesi gerekir ki, Cumhuriyet vatandaşı olmanın da gereği budur.

Osmanlı devlet yönetimi hiyerarşik düzende seyfiye(askerler), ilmiye(medrese uleması), kalemiye(sivil bürokrat ve memurlar)  sonuncu dördüncü sırada da halk yani reaya yer alıyordu.

Padişah reayaya “kullarım” derdi. Bu anlayışa göre insan bir bireyi ifade etmiyordu, bütünün bir parçasıydı.

Saltanatla yönetilmesine rağmen kuruluş ve yükseliş dönemi Osmanlı padişahları reayaya karşı güçlerini kullanmada mümkün olduğu kadar ölçülü davranmışlardı.

Kuruluş döneminden itibaren Cuma’ya gideceği güzergâh üzerine toplanan medrese öğrencilerinden oluşan bir grubun “Zi’llullahi fi’l arz”(yeryüzündeki Allah’ın gölgesi) sıfatı da olan Padişah’a yüksek sesle “mağrur olma Padişahım, senden büyük Allah var,” deme geleneği son padişaha kadar devam etmiştir.

Osmanlı’nın kısa sürede Avrupa’nın, Asya’nın ve Afrika’nın önemli bir kısmına hükmetmesi padişahların gücünü kullanırken yakın çevresinde adil olması konusunda uyarı görevi yapacak bir ikinci adam ya da bilgin grubu bulundurmalarının payı büyüktür.

İlk padişah Osman Bey’i devleti yönetme konusunda olgunlaştıran aynı zamanda kayınpederi de olan Şeyh Edebali ve Ahmet Yesevi’nin öğrencilerinden Kumral Dede olmuştur.

Fatih Sultam Mehmet’in ise hocaları Molla Gürani ve Akşemsettin, Yavuz Sultan Selim Han’ın ise Molla Cemali başta ulemadan yakınlarıdır.

Kanuni’nin güvendiği, her kafası karıştığında görüşüne başvurduğu akıl hocası ise aynı zamanda sütkardeşi Yahya Efendi’dir.

(Aynı gelenek Cumhuriyet döneminde de devam etmiştir. Örnek Atatürk’e ikinci adam pozisyonunda danışmanlık yapan  ikinci adam İsmet İnönü, diğer konularda ise Nuri Conker, Teyfik Karasu gibi yakın arkadaşları olmuştur.)

46 yıl tahtta kalan ve dünyadaki sayılı devlet adamları arasında yer alan Kanuni basireti, aklı ve tedbiri elden bırakmamasıyla bu unvanı elde etmiştir.

O bir taraftan fetihlerle devletin sınırlarını büyütürken diğer taraftan da Devleti Aliye’nin geleceğini düşünür.

Devletin ulaştığı güç, hükmettiği geniş coğrafya onu şımartmaz, kibirlendirmez aksine daha fazla sorumluk yükler.

Bu çerçevede cevabını bulamadığı bir soru da beynini tırmalamaktadır.

“Acaba günün birinde Osmanoğulları da inişe geçer mi, olası bir çöküşe etki edecek nedenler neler olabilir?”

Çareyi bu gibi hallerde akıl danıştığı, düşüncesinden yararlandığı, müderris, tasavvuf ehli aynı zamanda da sütkardeşi Yahya Efendi’ye bir mektupla sormakta bulur.

Onu kendine o kadar yakın bulur ki, aralarında birkaç gün yaş farkı olmasına rağmen Padişah hürmeten Yahya Efendi’ye ‘Ağabey’, der.

Yazdığı mektupta;

“Sen ilmiyle amel eden bir âlimsin,  Osmanoğulları’nın geleceğini nasıl görüyorsunuz, izmihlal(yıkılma) ihtimali var mıdır, varsa engellemek mümkün müdür, bir devleti neler yıkar,” soruları yer alır.

Mektubu alan Yahya Efendi aynı kâğıdın arka yüzüne “Neme lazım be Sultanım!” yazar ve geri gönderir.

Aldığında cevaba bir anlam veremeyen hatta bozulan Kanuni mektubu aldığı gibi Yahya Efendi’nin Beşiktaş’taki dergâhının yolunu tutar.

Biraz da sitem ederek:

-Sana kafamı meşgul eden bir konuda düşünceni sordum, sen ise hafife aldın, doğru dürüst bir cevap bile vermeye tenezzül etmedin, “neme lazım,” diyerek geçiştirdin, der.

Karşılığında Yahya Efendi de:

-Sultanım, sizin sorunuzu hafife almak ne mümkün!, Hem de kimin haddine!, Tam aksine ben sorunuz üzerinde iyice düşündüm ve düşüncelerimi de size açıkça arz ettim, diyerek kendini savunur.

Kanuni de:

-Sadece “Neme lazım”,demekle beni böyle basit şeylerle meşgul etme, demiş olmuyor musunuz, dediğinde:

Yahya Efendi tarihe geçen açıklamasını yapar:

-Sultanım!

Bir yerde haksızlık artarsa, koyunları kurtlar değil çobanlar yemeye başlarsa, bilenler, görenler buna ses çıkarmayıp susarsa, yoksulların, kimsesizlerin feryadına kulak tıkanırsa, herkes sadece “ben-ben” derse ve tüm görüp işitenler “Neme lazım,” diyerek sessiz kalırsa işte o zaman Osmanlı’nın sonu gelmiş demektir, der.

Uzatmayalım kestirmeden geçelim Osmanlı dönemi kapanır, Türkiye Cumhuriyeti kurulur yeni rejime göre hiyerarşik sıralama da değişir, son sıradaki reaya birinci sıraya yükselir.

 Ama uygulama şekilde kalır, nedeni de bizdeki demokrasi anlayışının ve uygulamasının ta başından beri çocuk piyesinden farksız olmasıdır.

Demokrasilerde bu da ileri bir adımdır.

 Çünkü ne de olsa demokrasinin insanlığın en son ulaştığı  en iyi, en kusursuz bir yönetim şekli olduğu söylenemez ancak günümüze kadar denenenlerden mahzuru en az olanı demokrasidir.

Her ne kadar mükemmel olmasa da demokrasi en azından ithal bir rejim değildir, bir toplumun kendi vicdanından doğan bir oluşumdur, realitedir.

 Ama ne var ki, bizim bulunduğumuz coğrafyada şahıs kültü her şeyin üstündedir,bir yerde şahıs kültü baskınsa orada ne eleştiri ne eleştirel düşünce ne de eleştiriye tahammül vardır.

O nedenle Doğu Toplumlarında eleştiri kültürü yerine biat ve sadakat kültürü egemendir.

Bunun bir sonucu olarak da Lord Acton’un da dediği gibi eleştirel düşüncenin gelişmediği toplumlarda iktidar gücü toplumu yozlaştırır, sınırsız güç kesinlikle yozlaştırır.

İşte bu sınırsız güç karşısındaki acizliği vatandaşı nemelazımcı yapar.

Demokrasilerde bu yozlaşmayı önlemede asıl görev yine vatandaşındır. Çünkü sandık tek belirleyici olma özelliğini sürdürdüğü sürece iktidarı belirlemede tek özne yani bu işin patronu millettir.

Burada önemli olan hakaret, küfür, şiddete başvurulmadan isteklerin medeni ölçüler içersinde ilgili kurumlara iletilmesidir.

Çünkü iktidarların çalışması da milletin bu tür iteklemeleriyle doğru orantılıdır, İktidar daha doğrusu siyaset kurumu yakıtı seçmen olan bir motora benzer,ondan gelecek isteğe göre siyasetçi pozisyon alır ve sorunlara çözüm üretir.

Söz gelimi Efeler’de araba park yeri bulunamadığıyla ilgili ya da bir noktada trafiğin sıkışması nedeniyle zamanında işine ya da evine yetişemediğine dair büyükşehre fazla değil günde 20 ileti gönderilse sorun gündeme gelir ve çözmek için harekete geçilir.

Keza genel iktidarı ilgilendiren bir konuda örnek Aydın hayvancılıkta adından söz ettiren bir bölge olduğundan Organize Hayvancılık İhtisas Bölgeleri kurulması ile ilgili 40-50 üreticinin istekte bulunması bölge milletvekillerinin harekete geçmesi için yeter de artar.

Yine Efeler’de yönetmeliğine uygun pazaryeri yokluğundan bu sıcakta, kışın soğuğunda vatandaş mahalle arasında kurulan pazarlarda canı pahasına masraf görüyor  ama lgili belediyeye iletilmek üzere mahalle muhtarına bile müracaatı aklına getirmiyor.

Bunlar yapılamayacak, meşakkatli ya da yapılması halinde sahibine cezai sorumluluk getirecek konular değildir ancak insanımız kökü Osmanlı’ya dayanan bir hastalık olan nemelazımcılık illetinden kurtulması gerekir ki, Cumhuriyet vatandaşı olmanın da gereği budur.

Bu alışkanlığı üzerinden atamadığı sürece Yahya Efendi’nin Kanuni’ye hatırlattığı toplumsal çürüme de devam edecek hatta gelecek kuşaklara bile intikal edecektir.

Gelir adaletsizliği yoksulun geçimi üzerindeki ağırlığını sürdürecek, koyunları kurtlar yerine çobanlar yiyecek, musluğun başındakiler kendi testilerini doldurmaktan gözleri başka kimseyi görmeyecektir.

 Ekonomik krizler de vatandaşın iflahını kesmeyi sürdürecektir.