Yunanistan’a, İtalya’ya, Mısır’a giderken bazen yanı başımızdaki hikâyeleri unutuyoruz.
Son yıllarda seyahat rotalarımız giderek yurt dışına çevriliyor. Yunanistan, İtalya, Mısır ve daha birçok ülke Türk turistlerin yoğun ilgisini çekiyor. Elbette dünyayı görmek, farklı coğrafyaları ve kültürleri tanımak son derece kıymetli.
Ancak uzaklara bakarken kendi ülkemizde keşfedilmeyi ve doğru anlatılmayı bekleyen yerleri de gözden kaçırmamak gerekiyor.
Bu kez rotamızı Van’a, oradan da Gevaş’a çevirdik. Ve dönerken yanımızda yalnızca güzel fotoğraflar değil, üzerine düşünülmesi gereken çok daha güçlü bir hikâye vardı.
Yolculuk Daha Uçakta Başlıyor
Bazı şehirleri birkaç tarihi yapıdan veya güzel bir manzaradan söz ederek anlatamazsınız. O şehri anlamak için yola çıkmak, coğrafyasına bakmak, suyunu içmek ve insanıyla karşılaşmak gerekir.
Van benim için böyle bir şehir oldu.
Uçak Van’a yaklaşırken, daha şehre ayak basmadan coğrafyanın büyüklüğünü hissediyorsunuz. Dağların arasından uzanan Van Gölü’nün uçsuz bucaksız görüntüsü, yolculuğun kendisini bile seyahat deneyiminin bir parçasına dönüştürüyor.
Van Havalimanı eski olabilir; ancak iniş sırasında karşılaştığınız manzara, size daha ilk dakikada farklı bir coğrafyaya geldiğinizi hissettiriyor.
Edremit’te Van Gölü Başka Güzel
Van merkezden Edremit yönüne ilerlediğinizde gölün kıyısında bambaşka bir Van ile karşılaşıyorsunuz.
Sahil boyunca son yıllarda güzel konaklama tesisleri yapılmış. Biz de Van-Edremit’te konakladık. Personelin ilgisinden, kahvaltısından ve genel misafirperverlikten oldukça memnun kaldık.
Fakat benim asıl dikkatimi çeken, kaldığımız otelden çok önümüzde uzanan Van Gölü ve çevresindeki büyük turizm potansiyeli oldu. Göl, dağlar, kıyı yerleşimleri ve yüzyılların kültürel mirası aynı coğrafyada buluşuyor.
Böylesine zengin bir bölgenin turizm açısından çok daha güçlü bir şekilde değerlendirilmesi gerektiğini düşünmemek mümkün değil.
Gevaş ve Akdamar
Ertesi gün rotamızı Gevaş’a çevirdik.
Artos Dağı’nın eteklerinde, Van Gölü kıyısındaki Gevaş, sakinliğiyle insanı karşılıyor. Ancak biraz yakından baktığınızda bu ilçenin sahip olduğu değerlerin çok daha fazla ilgiyi hak ettiğini görüyorsunuz.
Buradan tekneyle Akdamar Adası’na geçtik.
Akdamar denildiğinde çoğumuzun aklına meşhur aşk efsanesi geliyor. Efsaneler elbette bir bölgenin tanıtımı açısından değerlidir. Fakat Akdamar’ı yalnızca bir aşk hikâyesine indirgemek, bana göre bu eşsiz mirasa haksızlık olur.
Avrupa’nın birçok ülkesinde önemli kiliseleri gördüm. Ayasofya’yı da defalarca ziyaret ettim. Fakat Akdamar’da insanı etkileyen başka bir şey var.
Kilisenin içindeki freskolar, dış duvarlarındaki taş işçiliği, kabartmalar ve figürler gerçekten olağanüstü.
Taşa işlenmiş ayrıntılara baktığınızda, yüzyıllar önce bir sanatçının adeta nakış işler gibi çalıştığını hissediyorsunuz.
İnsan ister istemez düşünüyor:
Bu adada yüzyıllar boyunca kimler yaşadı?
Bu mabedin duvarları hangi hikâyelere tanıklık etti?
Buraya gelen insanlar neler düşündü, nasıl yaşadı?
Bence ziyaretçiye anlatılması gereken asıl hikâye burada başlıyor.
Akdamar’ın yalnızca efsanesi değil; adanın, kilisenin, bölgenin ve burada yaşamış farklı toplulukların tarihi de bütün zenginliğiyle aktarılmalı.
Çünkü Akdamar yalnızca tarihi bir yapı değildir.
Bir hafızadır.
Turist Artık Sadece Görmek İstemiyor
Van’ı gezerken turizm üzerine de düşünüyorsunuz.
Turizm artık insanları bir otobüse bindirip tarihi yapının önünde indirerek fotoğraf çektirmekten ibaret değil.
İnsanlar gittikleri yeri görmek kadar yaşamak, hissetmek ve anlamak istiyor.
Van tam da bu noktada çok büyük bir avantaja sahip.
Gölü, dağları, tarihi, kültürü, mutfağı, köyleri ve insanlarıyla ziyaretçiye yalnızca bir gezi değil, gerçek bir deneyim sunabilecek zenginlikte.
Bunu bize en güzel anlatan ise ne bir otel ne de tarihi bir yapı oldu.
Bir köy oldu.
Bir Köy Kapısı Açıldı
Akdamar’dan döndükten sonra biraz zamanımız vardı. Arabayı dağ yoluna çevirdik.
Yol üzerinde eski adının Kinderkas olduğunu düşündüğüm bir köye rastladık. Köyün ortasında sürekli akan bir çeşme vardı. Durduk ve suyundan içtik.
Sonra hiç beklemediğimiz bir şey oldu.
Köylüler bizi evlerine davet ettiler.
Bizi tanımıyorlardı. Kim olduğumuzu bilmiyorlardı. Buna rağmen önümüze çay, kuru pasta ve kurutulmuş meyveler koydular.
Sohbet ilerledi.
Bir süre sonra:
“Yemek yapalım, bu gece burada kalın.”
dediler.
Bugünün dünyasında hiç tanımadığınız insanların sizi hiçbir karşılık beklemeden evlerine davet etmesi kolay rastlanan bir şey değil.
Bizi etkileyen, ikram edilen çay ya da yiyeceklerden çok o samimiyetti.
Çünkü bir turist yıllar sonra gördüğü tarihi yapının bazı ayrıntılarını unutabilir. Kaldığı otelin adını veya yediği yemeği hatırlamayabilir.
Ama kendisine gösterilen insan sıcaklığını kolay kolay unutmaz.
Belki de Aradığımız Turizm Tam Olarak Bu
Van’ın turizm potansiyelini yalnızca Akdamar Adası veya Van Gölü üzerinden değerlendirmek eksik kalır.
Asıl değer, bütün bunların bir araya gelmesinde.
Havalimanına inişle başlayan; Edremit sahilinden Gevaş’a, Gevaş’tan Akdamar’a uzanan; dağ yollarından geçip hiç tanımadığınız insanların sofrasında içilen bir bardak çayla devam eden bir yolculuk…
Bence Van’ın dünyaya anlatılması gereken hikâyesi tam olarak bu.
Turiste yalnızca “Şurayı gör, burada fotoğraf çek.” demek yerine, o coğrafyanın hikâyesini yaşatabilirsek, turizmde çok daha farklı bir noktaya ulaşabiliriz.
Uzaklara Giderken Yakınımızı Unutmayalım
Yunanistan’a, İtalya’ya, Mısır’a elbette gidelim.
Dünyayı görelim, farklı kültürleri tanıyalım.
Ama kendi ülkemizin değerini de yalnızca başkaları keşfettiğinde fark etmeyelim.
Van’dan ayrılırken aklımda yalnızca Van Gölü’nün maviliği, Artos’un heybeti veya Akdamar’ın taş duvarları kalmadı.
Bir köy çeşmesinden içtiğimiz su kaldı.
Hiç tanımadığımız insanların bize açtığı bir ev kapısı kaldı.
Ve o kapının ardında söylenen birkaç kelime:
“Bu gece burada kalın.”
Belki de seyahatin gerçek anlamı tam burada saklı.
Çünkü bazı şehirleri fotoğraflarıyla hatırlarsınız, bazılarını ise size hissettirdikleriyle…
Van ve Gevaş, insana ikincisini yaşatıyor.