Sosyolog Zygmunt Bauman’ın dediği gibi, “Avrupa düşüncesi; bitmemiş bir hikaye, yeni keşiflerin süreci ve sonsuz bir arayıştır.”

AB, kuruluşundan bu yana isim değişiklikleri, ekonomik birliğini güçlendirme, sosyal politikalarını ortaklaştırma ve üye sayısını artırma gibi birçok değişim ve gelişim geçirdi. 

9 Mayıs 1950 tarihli Schuman Deklarasyonu'nun kabulüyle Avrupa Birliği’nin (AB) temellerinin atıldığı gün olan Avrupa Günü, bu tarihe atfen kutlanıyor. Avrupa Günü'nde, AB’nin kurumları, dış temsilcilikleri ve aday ülkelerde çeşitli etkinlikler düzenleniyor. 

Bu gün vesilesiyle AB’nin önemli dönüm noktalarını ve Türkiye’nin AB yolculuğunu inceliyoruz. 

  • Ayrıca: “Europe Day” testiyle AB bilginizi sınayabilir, her cevapla ilgili detaylı açıklamaları görebilirsiniz.

AB’nin dönemeçleri

Mayıs 1950'de Fransız Dışişleri Bakanı Robert Schuman, Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'nun (AKÇT) kurulmasını önerdi ve özellikle Fransa ve Almanya arasında kömür ve çelik üretimini entegre etmeyi amaçladı. Bu girişim, Schuman Deklarasyonu'nda belirtildiği gibi, ekonomik işbirliğini teşvik ederek gelecekteki çatışmaları önlemeyi hedefliyordu. Bu önemli kaynakların birleştirilmesiyle, tarihî rakipler arasında savaş maddi olarak imkansız hâle gelecekti. AKÇT, başlangıçta Fransa, Batı Almanya, İtalya, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg'dan oluşuyordu ve daha sonradan Avrupa Birliği'ne dönüşecek olan ittifakın ilk adımını oluşturdu.

1957 Roma Antlaşmaları ile AKÇT, kapsamını genişletti. Altı kurucu ülke, işbirliklerini kömür ve çelik dışındaki diğer ekonomik sektörlere genişletti. Bu işbirliklerini iki anlaşma imzalayarak resmileştirdiler ve bu anlaşmalar Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu'nu (Euratom) oluşturdu. Bu kurumlar 1 Ocak 1958'de resmen faaliyete geçti. 

Daha sonra, 19 Mart 1958'de, bugünkü Avrupa Parlamentosu'nun öncülü olan Avrupa Parlamento Meclisi'nin ilk toplantısı Strazburg, Fransa'da düzenlendi. Robert Schuman başkan seçildi. Bu meclis, başlangıçta Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'nun ortak meclisi olarak faaliyet gösteriyordu ve 30 Mart 1962'de adını Avrupa Parlamentosu olarak değiştirdi.

1984 yılında Avrupa Parlamentosu'na sunulan "AB'nin Kuruluşu İçin Anlaşma Tasarısı", çoğunluk tarafından kabul edilerek 1986'daki Avrupa Tek Senedi ve 1992'deki Maastricht Antlaşması için temel oluşturdu. Avrupa Tek Senedi ve Maastricht Antlaşmaları, insan haklarına saygının vurgulanması gibi önemli kazanımlar getirdi.

1993 Maastricht Antlaşması, resmî adıyla Avrupa Birliği Antlaşması, Avrupa topluluklarını daha geniş kapsamlı bir birlik çerçevesine taşıyan temel belgedir. Anlaşmanın amacı, vatandaşların üye devletler arasında serbestçe hareket edebilmeleri, yaşayabilmeleri ve çalışabilmeleri için ortak bir Avrupa Vatandaşlığı oluşturarak entegrasyonu genişletmekti. Bu anlaşma ile ayrıca, ortak bir ekonomik, dış politika ve güvenlik politikası sistemi kuruldu. Üye ülkeler, güvenlik ve hukuki işler konusunda da iş birliği yapmayı taahhüt ettiler.

2007 yılında imzalanıp 2009'da yürürlüğe giren Lizbon Antlaşması, Avrupa Birliği'nin (AB) kurumsal yapısını ve yönetim mekanizmasını önemli ölçüde değiştirdi. Parlamento ve Konsey'e yeni roller verilmiş, üye ülkelerin bazı yetkileri tamamen AB'ye devredilmişken bazıları ortaklaştırıldı. Bu değişikliklerle AB, ulus-üstü bir kuruluş olarak bölgesel entegrasyonun zirvesine ulaştı ve tam tüzel kişilik kazandı. Anlaşma sonrası, Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi atandı ve Avrupa Dış İlişkiler Birimi kuruldu. Bu yeni yapılanmalar, AB'nin diplomatik ilişkilerde, çok taraflı organizasyonlardaki pozisyonunda ve uluslararası anlaşmalar konusunda etkin bir "muhatap" olarak belirlenmesini sağladı. Ayrıca, Birlik uluslararası anlaşmalar imzalama ve uluslararası örgütlere katılma yetkisine sahip oldu.

AB üyeliği yolunda Türkiye

Türkiye'nin Avrupa Ekonomik Topluluğu'na (AET) üyelik için 1959'da başvurması ve 1963'te imzalanan Ankara Anlaşması, Türkiye'nin Avrupa entegrasyon sürecindeki temel adımlardan biriydi. Ankara Anlaşması, Türkiye ile AET arasında ekonomik, sosyal ve politik işbirliğinin yanı sıra Türkiye'nin ekonomik kalkınmasını destekleyen stratejik bir temel oluşturdu. 1970'te imzalanan Katma Protokol, Ankara Anlaşması'nın öngördüğü hazırlık dönemini sonlandırdı ve geçiş döneminin başlangıcını işaret etti.

Türkiye-AB ilişkileri, 1970'lerin başından 1980'lerin sonuna kadar siyasi ve ekonomik nedenlerle istikrarsız bir süreç izledi ve 1980 askerî darbesi sonrasında ilişkiler askıya alındı. Türkiye, 1986'da toplanan Ortaklık Konseyi'nde ilk kez üyelik başvurusu yapmayı amaçladığını belirtti ve 1987'de Ankara Anlaşması'nın sürelerini beklemeden Roma, AKÇT ve Euratom Antlaşmaları temelinde üyelik başvurusunda bulundu.

1995'te yürürlüğe giren Gümrük Birliği, Türkiye'nin AB pazarına daha entegre olmasını sağlamış ve karşılıklı ekonomik bağları güçlendirdi. Söz konusu anlaşma, Türkiye ve AB arasında sanayi ürünleri ve işlenmiş tarım ürünlerinin ticaretinde gümrük tarifeleri ve miktar kısıtlamalarını kaldırdı. Ancak tarım ürünlerinin çoğu, hizmetler ve kamu alımları Gümrük Birliği kapsamı dışında kalıyor. Gümrük Birliği'nin kapsamının sınırlı olması ve Türkiye'nin AB'nin dış ticaret politikalarına tam anlamıyla katılım sağlayamaması eleştirilere neden oluyor. Özellikle, AB'nin üçüncü ülkelerle yaptığı serbest ticaret anlaşmalarından Türkiye'nin otomatik olarak yararlanamaması, Türkiye'nin rekabet gücünü olumsuz etkilemekte.

Bodrum'da şaşkına çeviren olay! Yüzerek Yunan adasına geçmeye çalıştı Bodrum'da şaşkına çeviren olay! Yüzerek Yunan adasına geçmeye çalıştı

1999'daki Helsinki Zirvesi'nde Türkiye'nin adaylık statüsünün kabul edilmesi, Türkiye'nin AB ile olan ilişkilerinde yeni bir dönemin başlamasını sağladı. Ancak  2005 yılında başlayan katılım müzakereleri henüz tamamlanmadı. Türkiye'nin AB ile katılım müzakerelerinde şu ana kadar 16 fasıl açıldı, "Bilim ve Araştırma" faslı geçici olarak kapatıldı. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) ve Fransa'nın müzakerelerde siyasi engeller yaratması, bazı fasılların açılmasını engelledi. Özellikle GKRY'nin altı faslı bloke etmesi ve Fransa'nın beş faslı bloke etmesi önemli engeller oluşturdu.

Fırsatlar ve tehditler

Günümüzde AB, özellikle Rusya-Ukrayna savaşı sonrası sıkça gündeme gelen “bağımsız aktör” olma sorunu ile karşı karşıya. AB'nin uluslararası alanda itibarını koruyup, geleceğini şekillendirebilmesi ve Soğuk Savaş doktrinlerini aşarak ABD'nin etkisinden kurtulması, kendi güvenliğini garanti altına almasına bağlı. 

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, bu konulara defalarca dikkat çekti ve 25 Nisan 2024'te Sorbonne Üniversitesi'nde yaptığı konuşmada, "Avrupa ölümlüdür, ölebilir. Bu, sadece bizim seçimlerimize bağlıdır" diyerek bağımsızlık vurgusu yaptı. 

Macron, Avrupa'nın Çin'den üretim, ABD'den savunma ve Rusya'dan enerji bağımlılıklarını sonlandırarak, ticaret politikasını gözden geçirmesi, yapay zeka gibi kritik teknolojilere daha fazla yatırım yapması ve bir Avrupa savunma girişimi başlatması gerektiğini belirtiyor. 

Bu hedeflere ulaşırken, Türkiye gibi bir partnerle işbirliği yapılması ve AB'ye katılımının sağlanması büyük bir avantaj oluşturacaktır. Bununla birlikte, günümüzde AB-Türkiye ilişkileri büyük ölçüde Kıbrıs meselesiyle bağlantılı olarak ele alınıyor.

Editör: Oğuzhan Oduncu