Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu 2017-2021 Stratejik Plan Çalıştayı Şanlıurfa'da düzenlendi. Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkan Vekili Mehmet Yılmaz’ın toplantıda yaptığı açıklamalar son derece ilginç. Haber bültenlerinde ve gazete başlıkları arasında kaybolmadan sizlerle paylaşmak istedim.
Mehmet Yılmaz konuşmasından önemli başlıklar;
Geçmişte yüzde 70'lerde olan yargıya güvenin günümüzde yüzde 30'lara gerilediğini belirterek, "…Yargının sopa gibi kullanıldığı, belli amaçlara alet edildiği 93 yıllık Cumhuriyette bir başka dönem yok. Türkiye Cumhuriyeti 2007 ile 2013 utanç dönemini ilk defa yaşıyor"
“…Tarafsızlık yok ise hakim ve savcı yok demektir. Adil yargılama için en önemli kavram bağımsız bir yargıdan daha önemli bir kavram tarafsız bir hakim ve savcı. Yargı bağımsızlığı ile tarafsızlık birbirine karıştırılmasın. Tarafsızlık hakimin olmazsa olmazıdır."
“…2007'den beri yaşadığımız süreç bizi nereye getirdi hepimiz görüyoruz. Güvenirlik açısından yüzde 70'in altına düşmeyen Türk yargısı bugün yüzde 30'lar seviyesinde. Bu manzarayı bizler ortaya çıkardık.”
“Bugün gazete manşetleri bizlerle dolu. Neyi yanlış yaptığımızı çok iyi biliyoruz. Yargının sopa gibi kullanıldığı, belli amaçlara alet edildiği 93 yıllık Cumhuriyette başka dönem yok…”
“…2007-2013 utanç dönemini ilk defa yaşıyor Türkiye Cumhuriyeti. Bu kara dönemin izlerini silmek bizim neslimize nasip olacak. Arkadaşlarımın tümüne sesleniyorum, gücünüzü de iyi biliyorum; kaldıralım bu cenazeyi…”
“…Tarafsızlık yok ise hakim ve savcı yok demektir. Adil yargılama için en önemli kavram bağımsız bir yargıdan daha önemli bir kavram tarafsız bir hakim ve savcı…”
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkan Vekili Mehmet Yılmazı hayretle ve merakla dinledim. İki nedenden dolayı. Birincisi, sorunun boyutunun HSYK Başkanı’nın bile isyan edeceği boyutlara gelmesi; ikincisi ise bunun HSYK Başkanı tarafından dile getirilmesi.
Acaba yargı ne oldu da bu hale geldi? Kimler, neler yaptı da, toplumda yargıya olan güven yüzde yetmişlerden, yüzde otuzlara düştü? Bence sağlıklı bir değerlendirme yapmak için önce bu soruları yanıtlamak lazım.
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkanı’nın bu sözleri söyleyecek noktaya gelmiş olması, çok önemli bir kırılma noktasıdır.

Son on yılda, TBMM yer alan milletvekillerinin oy çoğunluğunun AKP de olması yasamanın AKP kontrolünde olması sonucunu doğurdu. Zaten yürütmeyi elinde tutan AKP böylece yasamayı da kontrolü altına almıştır. Kuvvetler ayrılığı sistemi içerisinde, bağımsız hareket edebilen tek güç olarak kalan yargı, iktidar için önemli hale gelmiştir.
Bu nedenlerle, Türkiye’de kuvvetler ayrılığında en önemli nokta “bağımsız yargı” dır. Yargının, yürütmeden ve yasamadan ayrı olması, yargının her türlü baskı ve etkiden uzak ve siyasal çekişmelerin dışında kalmasını gerektirir. Yargının hak teslim eden yapısı nedeniyle de herhangi bir etkiden bağımsız olması gerekir. Anayasa 138’inci madde ile bunu güvence altına almıştır.
Cumhurbaşkanı Recep Tayip Erdoğan, Başbakanlığı döneminde 2013 yılında kuvvetler ayrılığını tartışmaya açmıştır. “Türkiye’deki sistemin düzgün kurulmadığını, içinde hatalar barındırdığını” belirttikten sonra “Bu nedenle umulmadık şekilde bürokratik oligarşi karşınıza dikiliyor, yargı ile karşı karşıya kalıyorsunuz” , “Yasama, yürütme, yargının bu ülkede öncelikle bu milletin menfaatini düşünmesi lazım ve ardından da bu devletin menfaatini düşünmesi lazım. Güçlü hale geleceksek böyle güçlü hale gelebiliriz.” diye açıklama yapmıştır.
Son yıllarda yargı yönünden Türkiye’de yaşananlar son derece ilginçtir.
04.03.2014 yılında yayınlanan ve doğruluğu kabul edilen ses kayıtları yargıya müdahalenin boyutlarını ve vahameti ortaya koymuştur. Twitter’da BAŞÇALAN ismindeki kullanıcının servis ettiği ve Youtube’de yayınlanan ses kaydında iddiaya göre, Başbakan Erdoğan, Sadullah Ergin’e (dönemin Adalet Bakanı) Aydın Doğan ile ilgili davayı yakından takip etmediği için kızıyor ve kesinlikle ceza alması gerektiğini ifade ediyor. Sadullah Ergin beraat veren hâkimin alevi olduğunu ve rüşvet aldığını ima ederek, dosyanın Yargıtay Ceza Genel Kurulu’na geleceğini, orada 25-30 hâkim olacağını, kendisinin Ceza Kurulu Başkanına söyleyerek halledeceğini ifade ediyor [1]. Recep Tayip Erdoğan bu ses kaydının yayınlanmasından bir gün sonra Ankara’da yerel medya yöneticileri toplantısında yaptığı konuşma sırasında bu ses kayıtlarını doğrulayarak, o konuşmalardaki ifadeleri savunmuştur.
Recep Tayip Erdoğan, Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra 14 Aralıkta medyaya karşı yapılan operasyonlar sonrasındaki sözleri son derece ilginçtir: “Son olarak operasyonda içeri alınan gazeteci (Ekrem Dumanlı ve Hidayet Karaca’yı kastederek) işte legal görünüm altında illegal bir yapının şekillenmesinde gayret olanlar arasında… Belki onunla beraber başka alınan da olacaktır, olabilir!” Cumhuriyet Savcısı önündeki bir soruşturma dosyası sadece ilgili Savcıyı ilgilendirir. Savcılık olayın özelliğine göre bir şahsın tutuklanmasını Sulh Ceza Mahkemesinden talep eder. Bu konuda ilgili Sulh Ceza Mahkemesi, duruşma sırasında sanığı dinler ve Cumhuriyet Savcısı’nın tutuklama istemini irdeleyip kararını verir. Bağımsız olan ve iki hukukçunun süzgecinden geçerek gerçekleşebilen bir tutuklama konusunda Recep Tayip Erdoğan’ın nasıl fikri olabilmektedir?
Adana’da Suriye’ye giden TIR’ların durdurulması ve bununla ilgili yaşananlar son derece ilginçtir. Recep Tayip Erdoğan’ın, TIR’ları durduran polisleri tutuklatan Savcıyı “kahraman”, tutukluları bırakan Hâkimi “hain” ve “haşhaşin” ilan etmiştir. Recep Tayip Erdoğan verdiği demeçte “Adana’da bir vatansever savcı çıktı soruşturma başlattı. Bazı zanlılar tutuklandı. Aradan birkaç gün geçmeden paralel yapının elemanları araya girdi, zanlılar bırakıldı. Ortada ihanet varken zanlıların bırakılması düşündürücü. Birileri şantaja boyun eğmiş olabilir, birileri haşhaşı fazla kaçırmış olabilir” şeklinde açıklama yapmış, hemen sonra Adana’da TIR operasyonu yapan 3 savcı sürülmüştür.
Can Dündar ve Erdem Gül’ün MİT Tırlarına ait görüntüleri haberleştirmeleri nedeniyle Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın şikâyetçi olması nedeniyle yapılan yargılama süreci hukuk tarihine ilginç bir örnek olarak geçecektir. Can Dündar’ın, davanın ilk duruşmasında yaptığı savunmada "Bugün vereceğiniz karar dünyanın gözleri önünde Türk yargısının bağımsız olup olmadığını da kanıtlayacak” ifadesini kullanmıştır.

2014 yılında paralel örgüt suçlamasından tutuklanan 29 polis şefi Anayasa Mahkemesi’ne hak ihlali yapıldığına ilişkin başvuruları reddedildi. Bu karara muhalif kalan Anayasa Mahkemesi üyeleri Alpaslan Altan ve Erdal Tercan’ın karşı oy kullanarak, dönemin Başbakanı Recep Tayip Erdoğan’ın polislerin gözaltı ve tutuklanma süreçlerinde yaptığı ve Sulh Ceza Mahkemeleri’nin bu amaçla kurulduğu yönündeki açıklamaları dahil yargıyı etkilemeye yönelik tüm beyanlarının masumiyet hakkını ihlal ettiğini savundu.
Üye Alpaslan Altan karşı oy yazısında “…Resmi makamlar açıklamalarında kişileri suçluymuş gibi göstermekten kaçınmalıdır. Başbakanın 3 bine yakın kişiyi dinlemişler, düşünün beni dinlemişler, CHP’yi MHP’yi dinlemişler… Zaten şimdi yargı süreci başlıyor. Sulh Ceza Mahkemeleri götürecek. Bugüne kadar toplanan tüm deliller paralel yapı olgusunu şayiadan vakıaya dönüştürdü” yönündeki bu beyanlarının başvurucuların iddia edilen suçları işledikleri hususunda kamuoyu oluşması ve bu suçları soruşturmak ve yargılamakla görevli makamlara etkileme olasılığı göz ardı edilemez. Zira Başbakan, yürütmenin en etkili icra yetkisine sahip, en etkili kamu otoritesi konumundadır. Somut olayda haklarında soruşturma yürütülen başvurucuların haklarında kesinleşmiş mahkumiyet kararı olmadığı halde açıkça ve ima yoluyla suçlu gösterildikleri yönündeki iddiaların açıkça dayanaktan yoksun olduğu söylenemez… Bu nedenle çoğunluk görüşüne katılmıyorum.” şeklindeki ifadeleri son derece dikkat çekicidir.
Üye Erdal Tercan karşı oy yazısında “Doğal hâkim ilkesine aykırı şekilde kurulan yargı mercilerinin bağımsız ve tarafsız olamayacakları açıktır. Zira politik kurumların yargıya müdahale etmek ve onu yönlendirmek amacıyla doğal hakim ilkesine aykırı olarak kurdukları yargı mercilerinin, kendilerini kuran irade doğrultusunda karar alacakları, en azından yargılanan şahıslarda ve toplumda bu yönde güçlü bir görünüm bırakacağı kuvvetle muhtemeldir. Dolayısıyla da bir suçun işlendiği tarihten sonra kurulan mahkemeler, yargılanan kişide kendisini cezalandırmak üzere kurulduğu ve dolayısıyla, tarafsız olmadığı yönünde haklı bir şüphe oluşturabilir…” şeklinde açıklama yapmıştır.
17 Aralıkta başlayan yolsuzluk ve rüşvet operasyonu ardında yargının bağımsızlığı açık açık tartışılmaya başlanmıştır. Dönemin TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in yargı bağımsızlığı düzenleyen anayasa hükmüne atıfla “Anayasa’nın 138.maddesi ölmüştür.” şeklinde açıklaması yazımızın ruhunu da ifade etmektedir.
AKP, Şubat 2015’te yargıya yönelik son noktayı koydu. Anayasa Mahkemesi Başkanlığına, AKP’nin kapatılma davasını kabul ettiği için AYM “darbecilikle” suçlayan Zühtü Aslan seçildi. Yargıtay Başkanı olan İsmail Rüştü Cirit ise 2003 yılında Başkanlığını yaptığı İstanbul 2.Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanan Recep Tayip Erdoğanı Akbil davasından beraat kararını vermişti.
Ergenekon davası olarak anılan İstanbul 6. Ağır Ceza Mahkemesinde yapılan yargılama ve süreçte yaşananlar ise başlı başına incelenmesi gereken bir süreçtir. Bu dava aşamasında Recep Tayip Erdoğan’ın “Ben o davaların Savcısıyım...” ifadesi kuvvetler ayrılığı ilkesi açısından nasıl değerlendirilmesi gerekir?
Yargıtay’ın Ergenekon davası için verdiği karar ve yaptığı açıklamalar bir hukuk dersi gibidir. Yargıtay’ın bozma gerekçeleri ise şunlardır;
*Danıştay Saldırısı davası, Ergenekon Davası ile birleştirilmemeliydi.
*Sanıkların gece vakti ifadeleri alındı.
*Sanıklara ve avukatlara süre sınırı konularak savunma izni verilmesi, sözlü beyana izin verilmemesi hukuksuzdur.
*Sebepsiz yere davalar birleştirildi ve yargılama uzatıldı, hukuksuzdur.
*Devlet sırrı olduğu söylenen delili polis ve savcı inceleyemez. Avukat büro ve evlerinde usulsüz arama yapılmıştır.
*Askeri mahallerde usülsüz arama yapılmıştır.
*Dijital verilerin imajlarının arama mahallinde alınmaması bir kopyası sanığa verilmemesi hukuksuzluktur.
*Avukat ve müvekkili arasında gizli olması gereken görüşmeler hukuksuzca dinlenmiştir.
*Ergenekon Örgütünün kabulü mümkün değildir.
*Resmi kurumlar, Genelkurmay Başkanlığı, emniyet, "Ergenekon yok" dediği halde bu hususların dikkate alınmaması hukuksuzluktur.
*Ergenekon isimli terör örgütü yoktur.
*Ergenekon örgütünün ne zaman nerde kim tarafından kurulduğu nasıl üye olunduğu ispatlanamamıştır.
*Danıştay eylemi vahim eylemdir. Osman Yıldırım, Danıştay Saldırısı'ndan ceza almalıydı.
*Silivri'de kamu düzenini ilgilendiren hatalar yapılmıştır.
Demokratik sistem içerisinde, seçimle elde edilen çoğunlukla “ben devletim, istediğimi yaparım” diyemezsiniz! Eğer bunu demeye kalkarsanız bu demokrasi olmaz.
Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu Başkan Vekili Mehmet Yılmaz’ın “Bugün gazete manşetleri bizlerle dolu. Neyi yanlış yaptığımızı çok iyi biliyoruz. Yargının sopa gibi kullanıldığı, belli amaçlara alet edildiği 93 yıllık Cumhuriyette başka dönem yok…” sözleri ne kadar da anlamlı.
Cumhuriyet tarihinde, yargının bu denli “sopa gibi kullanıldığı” ve “belli amaçlara alet edildiği” başka bir dönem yoktur. Başka bir anlatımla, Cumhuriyet tarihinde, yargı bağımsızlığı ve hukuk devleti bu kadar zedelenmemiştir. İşin siyaset yanı, sağı solu tartışmanın anlamı yok. Ortada bir gerçek var, oda yargıya müdahale, hukuk devletini ve cumhuriyeti olumsuz etkilendiğidir.
Bağımsız yargıya herkesin ihtiyacı vardır. İnsanların, her zaman güvenebileceği, kişiye, zamana, siyasi dengelere göre değişmeyen bir bağımsız yargı, başta hukukçular olmak üzere, tüm vatandaşların beklentisidir.
