• BIST 95.734
  • Altın 271,249
  • Dolar 5,5633
  • Euro 6,1703

    Jeotermal ihaleleri neden iptal edilmeli?

    29.07.2019 08:45
    Akın Yakan / Bakış Açısı

    Akın Yakan / Bakış Açısı

    Aydın Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı tarafından, 23.07.2019 tarihli, 30840 sayılı Resmi Gazete ile Aydın ili hudutlarında 7 adet Jeotermal Kaynak İşletme Ruhsat Sahası,  64 adet Jeotermal Kaynak Arama Ruhsat Sahası ile 39 adet Doğal Mineralli Su Ruhsat Sahası          ihalesinin 6-8 Ağustos 2019 tarihinde gerçekleştirileceği ilan edildi.

    Resmi Gazetede ilanın yapıldığı 23.07.2019 tarihinden itibaren halkta büyük bir tepki oluşmaya başladı.

    Aydın Çevre ve Doğa Derneği tarafından 25.07.2019 tarihinde Aydın İdare Mahkemesine ihalenin iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle dava açıldı. 26.07.2019 tarihinde Aydın Barosu Çevre ve Kent Hukuku Komisyonu ve Aydın Çevre ve Doğa Derneği tarafından basın açıklaması yapılarak açılan dava ve hukuki süreç açıklandı

    aydin-barosu-001.jpg

    Aydın 2.İdare Mahkemesi’nin 2019/541sayılı dosyası ile açılan iptal davasına Aydın Barosu müdahale dilekçesi verdi. Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği de davaya müdahil olacağını açıkladı. Aydın’da birçok Belediye dava açma hazırlığı içinde.

    Bugünkü yazımızda jeotermal ihalelerinin neden hukuksuz olduğunu ve iptal edilmesi gerektiğini açıklamaya çalışacağım. Bu açıklamalarımız, açılan davanın da özünü oluşturuyor.

    İhale ilanı 23.07.2019 tarihinde yapıldı. İhale 06.08.2019 tarihinde gerçekleştirilecek. İlanın ihaleden 14 gün önce yapılması hatalıdır. Bu süre, ihaleye karşı dava açılma ve yürütmeyi durdurma kararı alınmasını engellemek için kasten kısa tutulmuştur. Bu ilanın adli tatilin başladığı 20.07.2019 tarihinden sonra, 23.07.2019 tarihinde yapılması da son derece ilginçtir. Adli tatilde işleyişin yavaşladığı, hakimlerin izne ayrıldığı zaman özellikle belirlenmiştir. Aydın’ın %45’inin ihale edileceği ilanın, ihale tarihinde 14 gün önce yayınlanması, itiraz ve iptal davası açabilmek için çok kısadır.

    Aydın Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı’nın Aydın ili hudutlarında 7 adet Jeotermal Kaynak  İşletme Ruhsat Sahası,  64 adet Jeotermal Kaynak Arama Ruhsat Sahası ile 39 adet Doğal Mineralli Su Ruhsat Sahası     ihalesine ilişkin karar yasalara, uluslararası sözleşmelere aykırıdır ve iptali gerekir. Şöyle ki;

    Açıklamalarımız sırasında, yazıyı çok uzatmamak için teknik ayrıntıyı dipnotlarla açıklayacağım. Merak eden, bilimsel ayrıntıya ulaşmak isteyen okurlarımın dipnotları okumasını öneririm.

    1)İhale kararı yasalara ve uluslararası sözleşmelere aykırıdır.

    Anayasa’nın 17 ve 56.maddesi çevre hukukunun temel ilkelerini belirler.

    Anayasa’nın 17.maddesi

    Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.

     Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamaz.” hükmünü içermektedir.

    Anayasa’nın 56.maddesi;

    “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.

    Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek Devletin ve vatandaşların ödevidir.

    Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, iş birliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler.

    Devlet, bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak, onları denetleyerek yerine getirir.

    Sağlık hizmetlerinin yaygın bir şekilde yerine getirilmesi için kanunla genel sağlık sigortası kurulabilir.” hükmünü içermektedir.

     

    2872 sayılı Çevre Kanunu’nun 9.maddesi çevrenin korunması kavramını ve ilkelerini belirler [1].

    Türkiye Cumhuriyetinin kabul ederek onayladığı Anayasanın 90.maddesine göre iç hukuk düzenlemesi niteliğinde olan Uluslararası Sözleşmeler[2].

     

    2)Jeotermal tesislerin genel olarak çevreye ve ekolojik dengeye etkisi

    Jeotermal tesislerin doğaya, çevreye ve ekolojik dengeye verdiği zararlarla ilgili birçok bilimsel inceleme bulunmaktadır. Bunlardan bazılarını sizlerle paylaşmak istiyorum.

    a-Ziraat Mühendisi Doğan Akar tarafından gerçekleştirilen “Jeotermal Santrallerin Çevresel Etkileri” isimli bilimsel inceleme yönünden değerlendirme

    Ziraat Mühendisi Doğan Akar tarafından yapılan Jeotermal Santrallerin Çevresel Etkileri isimli çalışma [3] son derece önemli bilimsel tespitler içermektedir. Jeotermal santrallerde oluşan atık suyun Büyük Menderes Nehrine akıtılmasının tarım havzası ve tarım alanları üzerindeki etkileri değerlendirilmiştir.

     

    b-Ziraat Mühendisi Sunay Dağ Tarafından Gerçekleştirilen “İncirde Verim ve Kalite Üzerine Jeotermal Enerji Tesislerinin Olası Etkilerinin Belirlenmesi Bilimsel İnceleme Yönünden Değerlendirme”

    Ziraat Mühendisi Sunay Dağ İncirde Verim ve Kalite tarafından hazırlanan, Adnan Menderes Üniversitesi Bahçe Bitkileri Anabilim Dalında, tez danışmanı Prof.Dr.Engin Ertan’ın danışmanlığında gerçekleştirilen Üzerine Jeotermal Enerji Tesislerinin Olası Etkilerinin Belirlenmesi isimli doktora tezi[4] son derece ilginç sonuçlar ortaya koymuştur. Tez ile jeotermal tesislerden doğaya salınan sıvı ve gazların doğaya ve ekolojik dengeye zararını tartışmaya yer bırakmayacak şekilde ortaya koymaktadır.

    c-Prof. Dr. Mustafa BOLCA, Prof. Dr. Rafet KILINÇ, Prof. Dr. Ünal ALTINBAŞ, Yard. Doç. Dr. Müslim Murat SAÇ, Prof. Dr. Mehmet N. KUMRU, Araş. Gör. Bihter ÇOLAK ESETLİLİ, Dr. M. Tolga ESETLİLİ ve Araş. Gör. Fulsen ÖZEN tarafından 2010 yılında TÜBİTAK desteği ile gerçekleştirilen Alangüllü (Aydın) Bölgesindeki Jeotermal Kaynakların Kimyasal Özelliklerinin ve İçerdikleri Radyoaktif Maddelerin Su Kaynakları, Tarım Toprakları ve Kültür Bitkilerine Etkilerinin Multidisipliner Yaklaşımla Saptanması Üzerine Araştırmalar” başlıklı bilimsel inceleme[5].

    2010 yılında gerçekleştirilen bilimsel inceleme sonucunda ayrıntıları ile Alangüllü yöresinde bulunan jeotermal elektrik santrallerinin ekolojik dengeye etkileri her yönüyle ortaya konulmuştur.

     

    3)Jeotermal elektrik santrallerinin zeytin, incir, üzüm ve pamuk üzerinde etkileri

    a-Jeotermal elektrik santraller zeytin ve zeytinyağı üretimini olumsuz etkilemektedir [6].

    b-Jeotermal elektrik santraller incir üretimini olumsuz etkilemektedir[7].

    c-Jeotermal elektrik santraller üzüm üretimini olumsuz etkilemektedir[8].

    d-Jeotermal elektrik santraller pamuk üretimini olumsuz etkilemektedir[9].

    4)3573 sayılı Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanun Yönünden Değerlendirme

    Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanunu’nun 20.maddesi “Zeytinlik sahaları içinde ve bu sahalara en az 3 kilometre mesafede zeytinyağı fabrikası hariç zeytinliklerin vegatatif ve generatif gelişmesine mani olacak kimyevi atık bırakan, toz ve duman çıkaran tesis yapılamaz ve işletilemez. Bu alanlarda yapılacak zeytinyağı fabrikaları ile küçük ölçekli tarımsal sanayi işletmeleri yapımı ve işletilmesi Tarım ve Köyişleri Bakanlığının iznine bağlıdır.

    Zeytincilik sahaları daraltılamaz. Ancak, belediye sınırları içinde bulunan zeytinlik sahalarının imar hudutları kapsamı içine alınması hâlinde altyapı ve sosyal tesisler dahil toplam yapılaşma, zeytinlik alanının % 10’unu geçemez. Bu sahalardaki zeytin ağaçlarının sökülmesi Tarım ve Köyişleri Bakanlığının fenni gerekçeye dayalı iznine tabidir. Bu iznin verilmesinde, Tarım ve Köyişleri Bakanlığına bağlı araştırma enstitülerinin ve mahallinde varsa ziraat odasının uygun görüşü alınır. Bu hâlde dahi kesin zaruret görülmeyen zeytin ağacı kesilemez ve sökülemez. İzinsiz kesenler veya sökenlere ağaç başına altmış Türk Lirası idarî para cezası verilir.

    Bu Kanunun yayımından önce zeytinlik alanlarına ilişkin kesinleşmiş imar planları geçerlidir.” hükmünü içermektedir.

    Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanunu’nun 20.maddesi ile zeytinlik sahaları içinde ve bu sahalara en az 3 kilometre mesafede zeytinyağı fabrikası hariç zeytinliklerin vegatatif ve generatif gelişmesine mani olacak kimyevi atık bırakan, toz ve duman çıkaran tesis yapılamayacağı ve işletilemeyeceği,  zeytincilik sahalarının daraltılamayacağı tartışmaya yer bırakmayacak şekilde açıklanmıştır.

    Davaya konu ihaleye çıkarılan taşınmazların yüzde 80’i zeytin bahçesidir. Birinci sınıf tarım ve sulama alanı içerisinde kalan bu kaynakların ihalesi açıkça kamu yararına aykırıdır.

     

     

    5)Yeraltı ve yerüstü sular jeotermal santrallerden doğaya bırakılan atıklar nedeniyle hızla kirlenmektedir.

    a-Yeraltı su kaynakları ve jeotermal atıklarla oluşan kirlilik

    Yüzey ve yeraltı sularında su seviyesini ve kalitesini korumak, su kaynaklarının sürdürülebilir yönetiminde ve biyolojik çeşitliliğin korunmasında hayati öneme sahiptir. Herhangi bir ortamdan (yüzey-yeraltı suyu) alınan suyun yeri, genellikle artan oranlarda kullanmaya bağlı kirlenmiş su, ortamdaki kalan su, yağış suları, yüzeysel sular (deniz-göl-akarsu) veya bunların tümünün kombinasyonunda tekrar depolanması ile tamamlanır. Alınan suya göre tamamlanan suyun kalitesinin tahmin edilerek istenilen oranlarda depolamanın yapılması ve temsili izleme ile iyi durum eğilimi yaratabilme bilinçli sürdürülebilir bir su yönetimidir. Havzada mevcut durumda depolamanın nasıl olduğunun ve bizim bunu nasıl ve hangi oranlarda değiştirdiğimizin, ileriye dönük havza ile ilgili hangi planlarımızın olduğu ve suların kalitesi ve miktarında iyi durum  için beslenme ve kullanıma bağlı kaliteyi nasıl değiştirebileceğimizin bilinmesi veya tahmin edilebilmesi alan ve havza özelinde çok önemlidir.

    Batı Anadolu’da hem doğal hem de yeraltı suyu kullanımına bağlı oluşan su seviyesi düşümünün yarattığı hidrolik etkiler batıda deniz suyu girişimi ve havza içinde jeotermal su gibi kirlilik içeren suların yayılmasına aracılık etmektedir. Özellikle, yerleşim alanlarında yeraltı suyunun kullanıldıktan sonra denize boşaltılması hidrolik basıncı azaltarak deniz suyu girişimini arttırmaktadır. Diğer önemli sorun oluşan hidrolik düşüme doğru jeotermal ve indirgen suların hareketidir. Jeotermal sular doğal hidrolik hızlı akım şartları nedeni ile birçok alanda hem doğal hem de kullanıma bağlı kirlilik etkileri yaratmaktadır.

    Gediz (Seferihisar, Balçova, Alaşehir, Salihli, Turgutlu,…), Kütahya (Simav, Gediz,…) Bakırçay (Dikili, Bergama,…) ve Büyük Menderes (Aydın ve Denizli) gibi havzalarda jeotermal kaynaklı (Tokgöz Güneş,Güneş, 2009) ve günümüzde de kirlilikler halen yayılarak devam etmektedir. Ancak, oluşan jeotermal kirliliklerin bazı alanlarda atık su kaynaklı olduğu belirli iken bir çoğunda ne kadar atık su ya da doğal jeotermal içerik olduğu da belirli değildir. Üstelik yeraltı ve yüzey suyu kullanımlarına bağlı yeni akım dinamiklerinin oluşması ve jeotermal su kullanımlarının artışı karışımların çok daha geniş alanlara yayılmasına neden olarak kirlilik sorunlarının büyümesine neden olmaktadır [10].

    Aşağıdaki tabloda Gediz Havzası ve Balçova bölgesindeki soğuk ve jeotermal suların özellikleri ile Jeotermal suların yeraltı suları üzerinde yarattığı arsenik ve bor kirlilikleri açıkça görülmektedir.

    aydin-barosu2.jpg

     

    b-Manisa ve Gediz havzasında yeraltı sularının jeotermal ve madencilik faaliyetleri nedeniyle hızla kirlendiği Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından tespit edilmiş ve yeni jeotermal ve maden ruhsatı verilmemesi için İzmir ve Manisa Valiliklerine yazı yazılmıştır.

    Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü tarafından Gediz Havzası yeraltı sularında yapılan çalışmalarda jeotermal faaliyetlerin yoğun olarak gerçekleştirildiği alanlarda arsenik başta olmak üzere metal ve yarı metal oranlarının içme/kullanma sularında limitlerin çok üstünde olduğu ortaya çıktı. Bakanlık İzmir ve Manisa Valiliklerine 14 Ağustos 2017 tarihinde gönderdiği yazı ile yapılan bu çalışma hakkında bilgi vererek, yeni jeotermal ve maden ruhsatı verilmemesi gerektiği ifade edildi. 14.Ağustos.2017 tarihli yazı ile jeotermal faaliyetlerinin yeraltı sularını kirlettiği açıkça ifade edilmiştir.

    Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü 173934 sayılı, 14.08.2017 tarihli yazı ile “…yeraltı su kütlelerindeki arsenik değerinin bu parametre için belirlenen eşik değerin altına düşürülmesi maksadı ile havzadaki yeraltı su kütlelerinde jeotermal ve madencilik faaliyetlerine yeni izin ve ruhsatların verilmemesi gerekmektedir. Havzadaki yeraltı suyu kütlelerinin miktar ve kalitesinin izlenmesi rutin hale getirilmiştir. Bundan sonra yeraltı suyu kütlelerinde yapılacak olan izleme neticelerine göre sözkonusu kirletici parametrenin eşik değer konsantrasyonunun altına düşmesi durumunda kararımız gözden geçirilecektir.” şeklinde açıklama yapılmıştır.

    Bu araştırma sırasında İnsani Tüketim Amaçlı Sular Hakkında Yönetmelik gereği içme sularında arsenik sınır değerinin 10 ppb'den büyük olmaması gerektiği halde, Gediz Havzasında 2015-2017 yılları arasında yapılan çalışmalarda yeraltı sularındaki arsenik oranının 39.7 ppb olarak tespit edildi.

    Fakat daha vahimi ise özellikle jeotermal ve madencilik faaliyetlerinin yoğun olarak gerçekleştirildiği sahalardaki 14 yeraltı suyu kütlesinde eşik değerin aşıldığı, bu değerin bazı kütlelerde 3000 ppb'nin üzerinde değerlere ulaşıldığı ortaya çıkmıştır.  Su Yönetimi Genel Müdürlüğü’nün verdiği bu rakamlara göre ölçüm yapılan yerlerdeki yeraltı sularında tespit edilen arsenik oranı içme suyu kriterlerine göre 300 kat, "aşılmaması gereken doğal arka plan" olarak belirtilen değerin ise 75 katından fazla olduğu anlamına geliyor[11].

     

    c)Aydın’da yeraltı ve yerüstü su kaynakları hızla kirlenmektedir.

    2017-2019 yılları arasında Germencik Alangüllü yöresindeki binlerce zeytin ve incir ağacının kurumasından sonra Aydın İl Tarım ve Orman Müdürlüğü bu alanda yeraltı sularından ve sulama sularından numune alarak ölçüm yapmıştır.

    Alınan numunelerde yapılan ölçümler sonucunda yeraltı sularındaki Bor oranı 9 ppm olarak tespit edilmiştir.

    Normal koşullarda yeraltı sularında ve sulama sularında bulunması gereken bor oranı 1,0 -1,5 ppm dir. Sonuç olarak, Germencik Alangüllü yöresindeki yeraltı sularında ve sulama sularında normal olması gereken değerlerden, 4-5 kat fazla Bor tespit edilmiş durumda.

    Bu ölçüm sonuçlarının Aydın İl Tarım ve Orman Müdürlüğünden getirtilmesi işbu dava yönünden büyük önem taşımaktadır.Jeotermal kaynakların kullanılması sonucunda yeraltı su kaynakları hızla kirlendiği bilimsel olarak ortadadır. Menderes Havzasında ve Aydın’da yeraltı ve yerüstü su kaynakları hızla kirletilirken, Orman ve Su İşleri Bakanlığı Su Yönetimi Genel Müdürlüğü 173934 sayılı, 14.08.2017 tarihli yazısına rağmen davaya konu ihalenin gerçekleştirilmeye çalışılması derece ilginçtir.

    İhaleye çıkartılan ve liste halinde 110 adet jeotermal tesisin faaliyete geçmesi durumunda, kullanılacak kaynaklar ve kirletilme riski birlikte değerlendirildiğinde davaya konu işlem açıkça sebep unsuru yönünden sakattır.

     

    5)Aydında jeotermal elektrik santrallerinden doğaya salınan atıklar nedeniyle hava kirliliği hızla artmaktadır.

    Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) son raporuna göre 2015-2016 yılları arasında Türkiye’nin 6 kentinde hava kirliliği için belirlenen eşik değerler 4-5 kat aşılmış durumda. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre Aydın, Türkiye’nin en kirli havasına sahip 8.şehirdir.

    Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Hava Kalitesi İzleme İstasyonlarının 29.04.2019 tarihine ait hava kalitesi raporları kurumun resmi web sitesinde yayınladı. Sabah saat 09.00 itibariyle Hava Kalitesi İndeksi (HKİ) 499 olarak ölçülen Aydın, tehlikeli grupta yer alan tek il oldu. Hava kalitesi ciddi sağlık etkilerine neden olabilecek seviyedeki tek il olan Aydın'ı, hassas HKİ grubunda yer alan Muğla, Denizli ve Eskişehir illeri takip etti. Bu dört ilin dışındaki illerin hava kalitesi iyi ve orta HKİ olarak sıralandı.

     

    aydin-barosu3.jpg

     

     

    6)Aydın Valiliği, Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü ve ilgili Belediyeler  faaliyette olan jeotermal elektrik santralleri üzerinde, yasaların belirlediği nitelikte  yeterli denetimi yapmamaktadır.

    Germencik’te faaliyette olan santrallerin %80’nin “işyeri açma ve çalışma ruhsatı” ile “iskan ruhsatı”  bulunmamaktadır.

    Küçük bir lokantayı bile “işyeri açma ve çalışma ruhsatı” ile “iskân ruhsatı” olmadan çalışmasına izin verilmezken, Aydın’da çok büyük kapasitede jeotermal elektrik santralleri 10 yıldan beri “işyeri açma ve çalışma ruhsatı” ile “iskan ruhsatı” olmadan çalışmaktadır.

    Bu koşullar altında, Aydın’da bulunan jeotermal santraller bile yasaların belirlediği şekilde açılıp, işletilmezken, Aydın Valiliği ve ilgili Belediyeler tarafından denetlenmezken, davaya konu ihalenin yapılarak, 110 adet yeni jeotermal tesis kurulması, Aydın’ın ekolojik dengesinin, toprak, su ve havasının yok edilmesi demektir.

     

     

    7)Jeotermal elektrik santrallerinin insan sağlığı üzerine etkileri

    a-İzlanda da Adalbjorg Kristbjornsdottira[12] ve Vilhjalmur Rafnsson[13] tarafından gerçekleştirilen Cancer mortality and other causes of death in users of geothermal hot water (Kanser ölümleri ve jeotermal sıcak su kullanıcıları ölüm nedenleri) isimli bilimsel inceleme ile Jeotermal tesislerden havaya salınan gaza ve sıvıya maruz kalan alanlardan kanser oranının yüksek olduğu bilimsel olarak ortaya konmuştur.

    aydin-barosu4.jpgaydin-barosu5.jpg

    Jeotermal faaliyetler sonucu ortaya çıkan atıkların doğaya salınması nedeniyle insan sağlığı üzerindeki tehditlere yönelik olarak birçok bilimsel inceleme mevcuttur.

     

    b-2018 yılında TÜİK verilerine göre ölüm oranları ve çevre kirliliği bağlantısı.

    TÜİK tarafından açıklanan 2018 yılı ölüm nedeni istatistiklerinde, Türkiye’de ölüm vakalarında ilk sırada yüzde 38,4 ile dolaşım sistemi hastalıklarına bağlı ölümler yer aldı. Bunu yüzde 19,7 ile iyi ve kötü huylu tümörler, yüzde 12,5 ile solunum sistemi hastalıklarına bağlı ölüm vakaları izledi.

    TÜİK’in verilerine göre Aydın’da 2018 yılında meydana gelen ölüm nedenleri arasında ilk sırada yüzde 45,9 ile dolaşım sistemi hastalıklarına bağlı ölümler, ikinci sırada yüzde 16,7 ile kansere bağlı ölümler, üçüncü sırada yüzde 13,5 ile solunum sistemi hastalıklarına bağlı ölüm vakaları yer almaktadır. Aydın, yüzde 45,9 ölüm oranı ile Türkiye’de dolaşım sistemi hastalıklarına bağlı ölümlerin en fazla olduğu ilk on il arasında yer almaktadır.

    Bir hastalığa bağlı bir yıl veya yıllar arasında ölüm artışları olup olmadığını anlamak veya Türkiye ve Aydın’da hastalıklara bağlı ölüm artışlarını karşılaştırmak için bir yıl içinde Türkiye’de ve Aydın’da yaşayan toplam nüfusun içinden kaç kişinin o hastalığa bağlı öldüğüne bakmak, bu rakamlar üzerinden karşılaştırma yapmak gerekir.

    2018 yılında Türkiye’de yaşayan 195 kişiden 1 tanesi, Aydın’da ise yaşayan 141 kişiden 1 tanesi ölmüştür. Bu hesaplama metoduna göre; Türkiye ortalama değerlerine göre Aydın’da 2018 yılında dolaşım sistemi hastalıklarına bağlı ölümler yüzde 40, solunum sistemi hastalıklarına bağlı ölümler yüzde 38, kansere bağlı ölümler yüzde 15, toplam ölümler yüzde 28 daha fazla meydana gelmiştir.

    Yıllar içinde yaşayan nüfusa göre Türkiye ve Aydın’da hastalıklara bağlı meydana gelen ölüm oranlarındaki değişikliklere bakıldığında;

    2009-2018 yılları arasında;

    Dolaşım sistemi hastalıklarına bağlı ölümler Türkiye’de yüzde 22-Aydın’da yüzde 38 artmıştır.

    Kansere bağlı ölümler Türkiye’de yüzde 19-Aydın’da yüzde 22 artmıştır.

    Solunum sistemi hastalıklarına bağlı ölümler Türkiye’de yüzde 46-Aydın’da yüzde 55 artmıştır.

    Toplam ölümler Türkiye’de yüzde 23-Aydın’da yüzde 36 artmıştır.

    Bu verilere baktığımızda son on yıllık süreçte Aydın’da meydana gelen toplam ölümler ve ölümlere sebep olan hastalıkların tümü sürekli şekilde Türkiye ortalamasından daha fazla meydana gelmiştir. Bu süreçte Aydın’da ölüme sebep hastalıklar arasında en fazla artış yüzde 55 ile solunum sistemine bağlı hastalık ölümlerinde olmuştur.

    Solunum sistemi hastalıklarına bağlı meydana gelen ölümlerin en önemli sebebi ise sigara ve çevresel faktörlerdir. DSÖ’ne bildirilen tüm hastalıkların yüzde 80’den, kanserin yüzde 90’dan, tüm ölümlerin yüzde 25’den çevresel faktörler sorumludur.

    Çevre, hastalıklar için zemin hazırlayan, doğrudan hastalık nedeni olabilen, bazı hastalıkların gidişini ve sonucu etkileyen, bazı hastalıkların da yayılmasını kolaylaştıran bir faktördür. Hava, su, toprak kirlenmesi doğrudan hastalık nedeni olabildiği gibi, bir kısım hastalıkların yayılımını kolaylaştırabilir ya da bir kısım hastalığın değişimini etkileyebilir.

    Hava, su, toprak ve çalışma ortamındaki kirlilik, dünyada her yıl 9 milyon insanın erken ölümüne sebep oluyor. Bu rakam dünyada AIDS, tüberküloz ve sıtma kaynaklı tüm ölümlerin toplamının üç katından daha fazla.

    Türkiye’de çevre sorunları arasından en çok erken ölüme hava kirliliği sebep oluyor. Hava kirliliği Türkiye’de her yıl yaklaşık 30 bin kişinin erken ölümünden sorumlu. Bu ölümlerin çoğu, kalp hastalığı, felç, akciğer kanseri ve kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) gibi bulaşıcı olmayan hastalıklardan kaynaklanıyor.

    Jeotermal elektrik santrallerin insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri bilimsel olarak ortaya konulmuştur. Bu nedenlerle, Aydın mevcut 35 adet jeotermal elektrik santraline ek olarak davaya konu ihalenin gerçekleşmesi ile 110 adet yeni jeotermal tesis kurulması insan sağlığı üzerinde çok büyük bir risk oluşturacaktır.

     

    8)Davaya konu ihaleye konu olan taşınmazlar özellikleri ve miktarı

    İhaleye çıkarılan 7 adet Jeotermal Kaynak İşletme Ruhsat Sahası, 64 adet Jeotermal Kaynak Arama Ruhsat Sahası ile 39 adet Doğal Mineralli Su Ruhsat Sahası, Aydın ili sınırları içerisinde Karacasu, Bozdoğan, Germencik, İncirliova, Çine, Karpuzlu, Koçarlı, Söke, Nazilli, Köşk, Merkez, Kuyucak, Sultanhisar, Didim, Kuşadası, Yenipazar’da 3.600 km2’lik (kilometrekare) alanı kapsamaktadır.

    Aydın ilinin yüzölçümü 8.000 km2 (kilometrekare) dir. Bunun anlamı, 8.000 km2 (kilometrekare) olan Aydın ilinin, 3.600 km2’lik (kilometrekarelik) kısmı ihale edilmektedir. Bu Aydın ilinin yüzölçümünün % 45’i demektir.

    Bu ihalenin sonucunda ve söz konusu alanlarda jeotermal santral yapılması durumunda, Aydın’ın % 80’i jeotermal tesislerin işgaline uğrayacaktır. Bugün itibariyle, Aydın ilinde 35 jeotermal elektrik santrali ve 1000 civarında kuyunun gerçekleştirdiği çevre kirliliği dikkate alındığında, ihalenin yapılması ile yapılacak yeni tesislerle, oluşacak kirliliği tahmin etmek bile olanaksızdır. Bu açıkça Aydın ili için bir çevre felaketi oluşturacaktır.

    İhaleye konu olan taşınmazların neredeyse tamamı, zeytinlik alanlar olup, birinci sınıf tarım ve sulama alanı kapsamındadır. Buralarda sanayi tesisi kurulması yasal olarak olanaklı değildir.

     

     

    9)Bölgedeki jeotermal elektrik santrallerin, yapılacak santral ve tesislerle birlikte oluşturacağı kümülatif etkiler

    Bir bölgede bulunan jeotermal elektrik santralinin yanına,  bir tane daha jeotermal elektrik santrali yapılmak istenmesi durumunda, çevresel etki değerlendirilmesi (ÇED) sürecinin iki santralin faaliyete geçmesi halinde o bölgede oluşturacağı bütüncül (kümülatif) etkinin birlikte irdelenmesi gerekir. Bir jeotermal elektrik santrali tek başına zararlı olmayabilir, fakat yakın mesafedeki iki üç santral ekolojik dengeyi bozabilir. Bu nedenle kümülatif (bütüncül) etkinin irdelenmesi son derece önemlidir.

    Aydında şu anda 35 adet JES, 1000 kuyu ile faaliyetine devam etmekte ve hızla Aydın’ın havasını, suyunu, toprağını kirletmektedir. 64 jeotermal tesisin daha faaliyete geçmesi ile oluşacak kümülatif (bütüncül) etki değerlendirildiğinde, ortaya bir felaket tablosu çıkmaktadır. Aşağıdaki görselde Büyük Menderes havzasında yer alan jeotermal kaynak ruhsatlarının dağılımı görülmektedir. Bu tablonun üstüne, davaya konu ihalenin gerçekleştirilmesi ile 64 adet jeotermal tesis ve binlerce kuyunun yerleştirildiği bir tablo bile vehametin boyutunu ortaya koymaya yetmektedir.

     

    aydin-barosu6.jpg

    Bu nedenlerle, davaya konu ihalenin gerçekleşmesi halinde, mevcut 35 adet jeotermal elektrik santralinin üstüne, 110 adet jeotermal tesisin kurulması ile oluşacak kümülatif (bütüncül) etki yönünden değerlendirildiğinde, Aydını bir felaket beklemektedir.

     

    10)Amaç ve kamu yararı kavramı yönünden değerlendirme

    İhalenin gerçekleşmesi halinde mevcut 35 adet jeotermal elektrik santralinin üstüne, 110 adet jeotermal tesisin kurulması halinde, 145 adet jeotermal elektrik santrali ve binlerce sondaj ve reenjeksiyon kuyusu faaliyete geçecektir. Oluşacak kümülatif (bütüncül) etki, ekolojik dengeyi olumsuz etkileyecektir. Jeotermal tesislerin atıklarını doğaya salmalarıyla oluşacak çevre kirliliği, Aydın ilinin havasını, suyunu ve toprağını yok edecektir. Tarım yok olacaktır. Zeytin, incir, pamuk, üzüm üretimi olumsuz etkilenecektir.

    Her şeyden önemlisi insan sağlığı bozulacaktır.

    Yüzyıllardan beri bu topraklar üzerinde yaşayan halkın maddi ve manevi bütün değerleri yok olacaktır. Halkın menfaatleri ve kamu yararı, şirketlerin kar etmesinden çok daha önemlidir. İdare hukukunun temel ilkelerinden olan kamu menfaati somut olayımız da ciddi olarak risk ve tehlike altındadır. Kamu menfaati ve kamu yararının korunması ve 6-8 Ağustos 2019 tarihinde yapılacak ihalelerin derhal fesh edilmesi gerekir.

     

    [1]“Çevrenin korunması amacıyla;

    a.Doğal çevreyi oluşturan biyolojik çeşitlilik ile bu çeşitliliği barındıran ekosistemin korunması esastır. Biyolojik çeşitliliği koruma ve kullanım esasları, yerel yönetimlerin, üniversitelerin, sivil toplum kuruluşlarının ve ilgili diğer kuruluşların görüşleri alınarak belirlenir.

     b.Ülke fiziki mekanında, sürdürülebilir kalkınma ilkesi doğrultusunda, koruma-kullanma dengesi gözetilerek kentsel ve kırsal nüfusun barınma, çalışma, dinlenme, ulaşım gibi ihtiyaçların karşılanması sonucu oluşabilecek çevre kirliliğini önlemek amacıyla nazım ve uygulama imar planlarına esas teşkil etmek üzere bölge ve havza bazında 1/50.000-1/100.000 ölçekli çevre düzeni planları Bakanlıkça yapılır, yaptırılır ve onaylanır. Bölge ve havza bazında çevre düzeni planlarının yapılmasına ilişkin usul ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

    c.Ulusal mevzuat ve taraf olduğumuz uluslararası sözleşmeler ile koruma altına alınarak koruma statüsü kazandırılmış alanlar ve ekolojik değeri olan hassas alanların her tür ölçekteki planlarda gösterilmesi zorunludur. Koruma statüsü kazandırılmış alanlar ve ekolojik değeri olan alanlar, plan kararı dışında kullanılamaz.

    d.Ülke ve dünya ölçeğinde ekolojik önemi olan, çevre kirlenmeleri ve bozulmalarına duyarlı toprak ve su alanlarını, biyolojik çeşitliliğin, doğal kaynakların ve bunlarla ilgili kültürel kaynakların gelecek kuşaklara ulaşmasını emniyet altına almak üzere gerekli düzenlemelerin yapılabilmesi amacıyla, Özel Çevre Koruma Bölgesi olarak tespit ve ilan etmeye, bu alanlarda uygulanacak koruma ve kullanma esasları ile plan ve projelerin hangi bakanlıkça hazırlanıp yürütüleceğini belirlemeye Bakanlar Kurulu yetkilidir.

    Bu bölgelere ilişkin plan ve projelerde; 03.05.1985 tarihli ve 3194 sayılı İmar Kanununun 9 uncu maddesi, 04.04.1990 tarihli ve 3621 sayılı Kıyı Kanununun plan onama yetkisini düzenleyen hükümleri, 21.07.1983 tarihli ve 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanununun 8 inci maddesinin tabiat varlıkları, doğal sit alanları ve bunların korunma alanlarının tespit ve tescili dışında kalan yetkileri düzenleyen hükümleri ile aynı Kanunun 17 nci maddesinin (a) bendi hükümleri uygulanmaz.

    e.Sulak alanların doğal yapılarının ve ekolojik dengelerinin korunması esastır. Sulak alanların doldurulması ve kurutulması yolu ile arazi kazanılamaz. Bu hükme aykırı olarak arazi kazanılması halinde söz konusu alan faaliyet sahibince eski haline getirilir.

    Sulak alanların korunması ve yönetimine ilişkin usul ve esaslar ilgili kurum ve kuruluşların görüşü alınarak Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.

    f.Biyolojik çeşitliliğin sürdürülebilirliliğinin sağlanması bakımından nesli tehdit veya tehlike altında olanlar ile nadir bitki ve hayvan türlerinin korunması esas olup, mevzuata aykırı biçimde ticarete konu edilmeleri yasaktır.

    g.Doğal kaynakların ve varlıkların korunması, kirliliğinin ve tahribatının önlenmesi ve kalitesinin iyileştirilmesi için gerekli idari, hukuki ve teknik esaslar Bakanlık tarafından belirlenir.

    h.Ülkenin deniz, yeraltı ve yerüstü su kaynaklarının ve su ürünleri istihsal alanlarının korunarak kullanılmasının sağlanması ve kirlenmeye karşı korunması esastır. Atıksu yönetimi ile ilgili politikaların oluşturulması ve koordinasyonunun sağlanması Bakanlığın sorumluluğundadır. Su ürünleri istihsal alanları ile ilgili alıcı ortam standartları Tarım ve Köyişleri Bakanlığınca belirlenir.

    Denizlerde yapılacak balık çiftlikleri, hassas alan niteliğindeki kapalı koy ve körfezler ile doğal ve arkeolojik sit alanlarında kurulamaz.

    Alıcı su ortamlarına atıksu deşarjlarına ilişkin usul ve esaslar Bakanlıkça çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.” hükmünü içermektedir.

     

    [2]a-1971 – Ramsar  “Özellikle Su Kuşlarının Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme”

    28 Aralık 1993 tarihli ve 3958 Sayılı Kanun ile onaylanması uygun bulunan bu sözleşme 15 Mart 1994 tarihli ve 94/5434 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla onaylanarak, 17 Mayıs 1994 tarih ve 21937 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.

     

    b-1972 - Paris “Dünya Kültürel Ve Doğal Mirasın Korunması Sözleşmesi”

    14.04.1982 tarih ve 2658 sayılı Kanunla katılmamız uygun bulunan bu Sözleşme, 23.05.1982 tarih ve 8/4788 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla onaylanarak, 14.02.1983 tarih ve 17959 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanmıştır.

     

    c-1972- Stockholm “BM İnsan Ve Çevre Konferansı Bildirgesi”

     5-16 Haziran 1972'de Stockholm'da toplanan Birleşmiş Milletler İnsan Çevresi Konferansı, insan çevresinin korunması ve güçlendirilmesi için insanlara ışık tutacak ve yönlendirecek ortak görüş ve ilkeleri belirleyerek ilan etmiştir.

     

    d-1973 - Washington (Cites) “Nesli Tehlikede Olan Yabani Bitki Ve Hayvan Türleninin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşme”

    27 Eylül 1994 tarihli ve 441 Sayılı Kanun ile onaylanması uygun bulunan bu sözleşme 27 Nisan 1996 tarihli ve 96/8125 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla onaylanarak, 20 Haziran 1996 tarih ve 22672 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.

     

    e-1976 - Barselona “Akdeniz’in Deniz Ortamı Ve Kıyı Bölgesinin Korunması Sözleşmesi”

    Bu Sözleşme, 22 Temmuz 2002 tarih ve 2002/4545 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla, 22 Ağustos 2002 tarih ve 24854 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanmıştır.

     

    f-1989 -Basel “Tehlikeli Atıkların Sınırlar Ötesi Taşınımının ve Bertarafının Kontrolüne İlişkin Sözleşme”

    28 Aralık 1993 tarihli ve 3957 sayılı Kanun ile onaylanması uygun bulunan bu sözleşme, 7 Mart 1994 tarihli ve 94/5419 sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla onaylanarak, 15 Mayıs 1994 tarih ve 21935 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanmıştır.

     

    g-1992 - Rio “Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi”

     29 Ağustos 1996 tarihli ve 4177 Sayılı kanun ile onaylanması uygun bulunan bu sözleşme, 21 kasım 1996 tarih ve 96/8857 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla onaylanarak, 27 Aralık 1996 tarih 22860 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.

    Birleşmiş Milletler tarafından 1992 yılında gerçekleştirilen Çevre ve Gelişim Hakkında Rio Deklarasyonu ile 16 Haziran 1972 tarihinde Stokholm’de kabul edilen İnsan Çevresi hakkında Birleşik Milletler Bildirgesi’ni yeniden onaylayarak ve bunun üzerine inşa etme arayışıyla, devletler, toplumların ve insanların anahtar sektörleri arasında yeni işbirliği düzeyleri oluşturmak yoluyla yeni ve eşitlikçi küresel bir ortaklık oluşturma amacıyla, herkesin çıkarlarına saygı duyan ve küresel çevresel ve kalkınmacı sistemin bütünlüğünü koruyan Uluslararası anlaşmalara yönelik olarak çalışarak, dünyanın bütüncül ve birbirine bağımlı doğasını kabul ederek ortak bir metinde uzlaşmıştır.

     

    h-1994 - Paris “Özellikle Afrika’da Ciddi Kuraklık ve/veya Çölleşmeye Maruz Ülkelerde Çölleşmeyle Mücadele İçin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi”

    11 Şubat 1998 tarihli ve 4340 Sayılı Kanun ile onaylanması uygun bulunan bu sözleşme 16 Nisan 1998 tarihli ve 98/11003 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla onaylanarak, 16 Mayıs 1998 tarih ve 23344 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.

     

    ı-1997- Kyoto “Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine Yönelik Kyoto Protokolü”

    5/2/2009 tarihli ve 5836 sayılı Kanunla onaylanması uygun bulunan bu sözleşme 7/5/2009 tarih ve 2009/14979 Sayılı Bakanlar Kurulu Kararıyla onaylnarak, 13 Mayıs 2009 tarih ve 27227 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmıştır.

    [3] http://www.mmo.org.tr/resimler/dosya_ekler/86659486e6f7919_ek.pdf

     

    [6]a-Türkiye’de ve Ege Bölgesinde zeytincilik

     Zeytin yetiştiriciliği altı bin yıl önce Anadolu’da başlamıştır. Zeytin, fakir toprakların zengin bitkisi olarak tarif edilmesine karşılık üretimini kısıtlayıcı bazı ekolojik istekleri vardır. Bunların en önemlisi sıcaklıktır. Zeytin yıllık sıcaklık ortalamasının 15-20 °C, yıllık yağışın 700-800 mm, rakımı 800 m den yüksek olmayan, organik madde ve besin elementleri bakımından zengin, tuzluluk sorunu olmayan, su tutma kapasitesi iyi, pH'sı 6-8 civarında topraklarda yetişmektedir.

    Zeytin ağacının yetiştirilmesi öncelikle iklim faktörleri ile sınırlı olduğu için üretim ekolojik olarak genellikle Türkiye’nin de içinde bulunduğu Akdeniz havzası ülkelerinde yapılmaktadır. Dünyada zeytinyağı üretiminde ilk sırayı İspanya alırken, onu sırasıyla İtalya, Yunanistan, Tunus, Türkiye ve Portekiz izlemektedir.

    Zeytin, yağ̆ ve sofralık olarak islenebilmesi nedeniyle Türkiye’de ticaret, sanayi, toprak muhafazası, işgücü̈ istihdamı, insan sağlığı ve beslenmesi acısından çok önemli bir yere sahip olup, üzerinde önemle durulan ve çeşitli bilimsel çalışmalara konu olan bir üründür.

    Aydın, toprak ve iklim özelikleri bakımından zeytin üretimine oldukça elverişli bir İl’dir. 2017 yılında yüzde 21,6 zeytin üretimi ve meyve veren zeytin ağaç sayısı mevcudiyeti ile Aydın, Türkiye’de ilk sırada yer almıştır.

    2018 yılında Aydın toplam 22.387.754 adet meyve veren, 2.514.812 adet meyve vermeyen ağaç̧ mevcut olup, ağaç̧ başına ortalama 9 kg. zeytin verimi ile 200.889 ton zeytin danesi alınacağı, bunun 31.985 tonunun sofralığa, 168.904 tonunun yağlığa ayrılacağı tahmin edilmiştir. Çiftçi kayıt sistemine göre Aydın’da 40 binden fazla zeytin üreticisi bulunmaktadır.

    İklim özelliklerindeki değişimler zeytin ağaçlarında tozlanmayı ve meyve oluşumunu azaltmakta, meyve tutumunda-olgunlaşmasında ve meyvenin yağ̆ içeriğinde düşmelere sebep olmaktadır. Zeytin çok yüksek nemden hoşlanmamaktadır. Yüksek nemde bazı hastalıklara uygun ortam meydana gelir. Çiçek zamanı oluşan aşırı nisbi nem (yüzde 85'in üzerinde) döllenmeyi kısıtlayarak dane tutumunu azaltır.

    ADÜ’ den Cumhur Aykurt Çolakoğlu’na (2009) göre, zeytin üretiminde verimi etkileyen iklim değişkenleri sıcaklık, toprak sıcaklığı, hava nemi, rüzgâr,  güneşlenme süresi, yağış, donlu ve dolulu gün sayısı, toplam sıcaklık isteğidir. Aydın’da yoğun olarak geleneksel zeytin yetiştiriciliği yapıldığı, geleneksel zeytin yetiştiriciliğinde de kültürel işlemler en az olarak uygulandığından, Aydın’da zeytin üretimi iklim değişkenlerine doğrudan bağlıdır.

    Zeytinde meyve tutumu ve verimini, maksimum ve minimum sıcaklık-nispi nem-buharlaşma ve toprak sıcaklığı olumsuz, yağmur miktarı ve yağmurlu gün sayısı olumlu etkilemektedir[6]. Ortalama sıcaklıkların Türkiye’nin batı bölümündeki çok sayıda istasyonda zayıf bir ısınma eğilimi gösterdiğini belirlemiştir. Bu iklim değişimin Büyük Menderes Havzasında mevcut zeytin yetiştirilen alanları zeytinciliğe daha az elverişli hale getirebileceği saptanmıştır.

    Aydın’da 2008’den itibaren 20 yıl süresince kış aylarında günlük minimum sıcaklık değerlerinin -3.3 C ile -2.2 C arasında değişeceği, yaz aylarında maksimum sıcaklık parametresinde artış̧ yönünde bir eğilim olduğu; 1975-2007 yılları arasında 625.8 mm olarak tespit edilen yıllık toplam yağış̧ ortalamasının 2008’den itibaren 20 yıllık süreçte ortalama 597.9 mm’ye düşeceği tahmin edilmiştir. Aydına ilişkin gözlenen çok yıllık sıcaklık verilerinin ortalamasına göre tahmin edilen ortalamalarda 1-2 C civarında artış̧ olmuştur. Buna göre Aydın’da hem kış sıcaklıklarında hem de yaz sıcaklıklarında artış̧, yağışlarda ise azalma görülecektir. Aydın koşullarında zeytin yetiştiriciliğini riskli hale getirecek birinci iklim etmeni olan yüksek yaz sıcaklıklarındaki artış, Büyük Menderes Havzası zeytin yetiştirme alanları üzerinde etkili olacaktır.                                                        

    b-Borun zeytincilik üzerindeki etkisi

    Büyük Menderes havzasında 30 yılı aşkın süredir Sarayköy’den Söke’ye kadar uzanan alanda, sayıları 38’e ulaşan jeotermal santraller(JES) birinci sınıf tarım alanlarında, incir ve zeytin bahçelerinde, sulak alanlarda, Büyük Menderes nehri kenarında kurulmuş, yılda 190 milyon tondan fazla su buharını ve 9 milyon tondan fazla yoğuşmayan gazı havaya, 80 milyon tondan fazla akışkanı Büyük Menderes havzası su kaynaklarına bırakarak, havza ekolojisini geri dönüşümsüz bir yola sürüklemektedir.  JES’lerin havaya saldığı su buharları bağıl nemin artmasına, yoğuşmayan gazlar hava kirliliği ve asit yağmurlarına, su kaynaklarına bırakılan akışkanlar yer üstü ve yer altı sularında ağır metal ve radyonükleit kirlenmeye sebep olmaktadır.

    Jeotermal akışkanların bilinçsiz ve yanlış̧ kullanımı, çevre kirliliğini tetiklemektedir. Akışkanlarda tipik olarak yüksek pH ve iletkenlik, buna bağlı olarak yüksek tuzluluk ve yüksek bor derişimi gözlemlenmektedir. Bu akışkanlar ise yanlış̧ kullanımları sonucu önce sular, sonra topraklar, daha sonra bitkiler yani kısaca tüm ekosistem için tehlike alarmı vermektedir.

    Büyük Menderes havzası jeotermal sular kireçlenme ve korozyonla sonuçlanan yüksek oranda arsenik, bor, kadmiyum, kurşun içeriyor. Bunlar reenjekte edilmediği içinde toprak ve su kirleniyor.

    Akışkan salınımı sonrası Büyük Menderes nehir suyunda normale göre bor 30-150, tuzluluk 2-6, elektriksel iletkenlik 2-15 kat fazla artmış değerlerde saptanmıştır.

    Zeytinin 1 ve 2 pmm bor’a dayanıklı bir bitki olduğu görülmüştür. Sulama suyunda veya toprakta yüksek düzeyde bor bulunması, bor toksititesi nedeniyle ürün kayıplarına neden olmaktadır. ADÜ Ziraat Fakültesi tarafından 2012 yılında yapılan çalışmalarda 6 ppm bor uygulanmış̧ zeytin fidanların yaşlı yapraklarında kurumalar, 8 ppm uygulamasında 1 yıllık borlu sularla sulama sonucunda fidanların kurumasına ve çalı olmasına neden olduğu belirlenmiştir. 2013 yılında ise 4-6 ve 8 ppm bor uygulanan bitkilerde nekroz seklinde yanmalar yaptığı gözlemlenmiştir.

    Gülsüm Poyraz tarafından, 2016 yılında Buharkent’te yapılan çalışmada, jeotermaller çevresindeki toprak ve zeytin-incir meyvelerinde pH, tuzluluk, bor, demir, alüminyum yüksek tespit edilmiştir. Özellikle JES çevresindeki tarım arazilerinde bor derişimi toksite sınırı olan ve ancak bor toksisitesine dayanıklı bitkilerin yetişebileceği 3.0 mg/kg sınırının oldukça üstünde bulunmuştur. Bu şekilde jeotermal sular karısan dere, baraj gibi su kaynaklarından yapılacak olan devamlı sulamalarla topraklarda geri dönüşü mümkün olmayacak şekilde bor kirliliği meydana gelecektir. Sonuç̧ olarak yüksek bor derişimi ve tuzluluğa sahip sıcak jeotermal suların soğuk yer altı sularına veya yüzey sularına karışıyor olması tarımsal alanlar için büyük tehlikeler yaratmaktadır.

    2017-2018 yıllarında Alangüllü’de yer alan JES etrafında binlerce zeytin ve incir ağacın yaprak ve dalları bir aylık zaman dilimi içinde hızlı bir şekilde sararmaya, kurumaya başladı. 2019 yılında bu ağaçların tüm yaprakları döküldü, ağaç gövde ve dalları ateşle yakılmış gibi karardı, kuruma işlemi artarak devam etti. Dava konusu olan bu arazide yapılan laboratuvar çalışmalarında yeraltı sıcak su seviyesinin ve toprak sıcaklığının yükseldiği, topraktaki bor seviyesinin 9 mg/kg olduğu saptandı.

    2018 yılında zeytin ve incir ağaçlarında benzer kuruma işlemi Pamukören’de de meydana geldi. Burada da JES’e yakın bin beşyüz kadar incir ve zeytin ağacı hızlı bir şekilde kurudu, bu topraklarda tarım yapılamaz hale geldi.

    Aydın bölgesinde son 5 yıldır dolu sezon denilen sezonlar yok oldu. Bunun nedeni de Sarayköy’den Ortaklara kadar olan JES’lerin hidrojen sülfür gazını havaya salması ve bu gazın yağmur ile birleşerek çiçeklenme döneminde çiçekleri yakıp randımanlı ürün alınmasına engel olmasıdır.

    Aydın ili ekonomisine zeytin ve zeytinyağı üretimi büyük bir katkı sağlamakta ve büyük önem taşımaktadır. Fakat son yıllarda zeytincilik kanununun maden ve jeotermal işletmeleri tarafından ihlal edilmesi, zeytin üretim sahalarının daralması, toprak kalitesinin azalması, ağaç başı kg verimin az olması, var-yok yılları arası üretim farkının fazla olması, zeytin zararlılarının artması, zeytin üretimini etkileyen çevre kirliliği ve iklim değişikliklerinin artması, Aydın’da zeytin tarımını ciddi şekilde etkilemektedir.

    Aydın zeytincilik verilerine bakıldığında bu sonuçlar çok net bir şekilde görülmektedir;

    TÜİK verilerine göre; 2007/08 ile 2016/17 yılları arası zeytin üretim süreçlerinde Türkiye’de zeytin dikim alanları yüzde 9.25, Aydın’da yüzde 0.5 artmıştır.

    TÜİK verilerine göre 2008-2017 döneminde “meyve veren zeytin ağaç sayısı” Türkiye’de yüzde 39.6, Aydın’da yüzde 4.46 arttı.

    Ulusal Zeytin ve Zeytinyağı Konseyi’ne(UZZK) göre 2013/2014 ile 2017/2018 zeytin üretim sezonlarında “meyve veren zeytin ağaç sayıları” Aydın’da yüzde 0.37, Türkiye’de yüzde 10 arttı.

    Yine bu dönemlerde “meyve vermeyen zeytin ağaç sayılarını” ise Aydın’da yüzde 11, Türkiye’de yüzde 6.4 artmıştır.

    UZZK’ya göre 2013/2014 ile 2015/2016 zeytin üretim sezonlarında “elde edilen zeytin ton miktarları” Aydın’da yüzde 37.4 azaldı, Türkiye’de yüzde 8.4 arttı.

    Bu dönemlerde “elde edilen zeytinyağı üretim ton miktarları” ise Aydın’da yüzde 33.9 artarken, Türkiye’de yüzde 2.9 azaldı.

    Bu nedenlerle, jeotermal elektrik santrallerinden doğaya salınan atıklar nedeniyle, zeytincilik olumsuz etkilenme, her geçen yıl verim düşmekte, bölgesel olarak ağaçlarda kurumalar artmaktadır. İhalenin gerçekleşmesi halinde çevresel tahribat daha da artacaktır.

     

    [7] a-Aydın İnciri”, AB coğrafi işaret tescilli ilk Türk ürünüdür.

    “Aydın İnciri” Aydın Ticaret Odası tarafından 2006 yılında tescil ettirildi. Aydın Ticaret Odası tarafından, 11 Haziran 2013'te Avrupa Birliği’ne TR/PDO/0005/01116 başvuru numarası ile (European Commision’a) AB coğrafi işaret başvurusu gerçekleştirildi. “Aydın inciri”, coğrafi işaret yolculuğu 18 Şubat 2016'da Avrupa Birliği’nde tescili ile tamamlandı.

    Aydın İnciri” Türkiye’de AB tescilli ilk ürün ve Gaziantep baklavasından sonra ikinci marka . Bu yönüyle “Aydın İnciri” bu bölgenin simgesi olması bir yana, Aydın’ın dünyadaki yüzü. “Aydın İnciri”nin Avrupa Birliğince de tescili, incirin bilinirliğinin ve marka değerinin arttırmasının yanı sıra, Aydının ve ülkenin tanıtımına büyük katkı sağlamıştır.

    b-“Aydın İnciri”nin ekonomiye katkısı.

    Türkiye'nin ihraç ettiği incirin yüzde 65'i Aydın’da üretiliyor. TÜİK verilerine göre Türkiye'de ortalama 300.282 ton yaş incir, 74 bin 505 ton kuru incir elde ediliyor. Kuru incirin sadece 13 bin 643 tonu Aydın il sınırları dışında kalan (Selçuk, Torbalı, Kiraz, Beydağ, Ödemiş, Tire) bölgede üretiliyor. Ortalama her yıl itibariyle 55 bin ton kuru incir 91 ülkeye ihraç ediliyor.

     

    c-İhraç edilen “Aydın İnciri” ile ilgili yaşanan sorunlar

    İhraç edilen, incirlerde kimyasal tespit edilerek geri geri gönderilmesi ile sorun ortaya çıktı. İhraç edilen incirlerde Hidrojen Peroksit (H2O2) ve Kükürt Dioksit (SO2) tespit edildi.

    aa)Hidrojen Peroksit (H2O2) incire nerden geliyor?

    Hidrojen peroksit (H2O2), soluk mavi renkte; sulandırıldığında ise renksiz hale gelen bir bileşiktir. Hidrojen peroksit oksitleyici, beyazlatıcı ve mikroorganizmalar üzerine öldürücü etki gösteren bir maddedir. Çok yaygın olarak kullanılmaktadır. %3'lük çözeltisi mikrop öldürücü olarak kullanılır ve buna halk arasında “oksijenli su” denir. %3-6'lık çözeltisi saçları sarartmakta kullanılır. %30'luk çözeltisine perhidrol denir ve kimya laboratuvarlarında, elektronik sanayinde kullanılır. % 30-50 arasındaki konsantrasyonlar tekstil sanayinde pamuklu kumaşları beyazlatmak maksadıyla kullanılır. Kumaştaki renk bozukluğunu elyafın kalitesini bozmadan gidererek etkili bir şekilde beyazlatır. Elde edilen beyazlık iyi ve kalıcıdır. Aynı çözelti, kâğıt hamurunu, ahşap yüzeylerini, yün, ipek, yağ ve bazı yiyecekleri beyazlatmak için de kullanılır. %70'lik çözeltisi geniş miktarda organik maddeleri ve anorganik iyonları oksitlemede kullanılır.

    Hidrojen peroksit kuru incirde; meyve kabuğunun renginin beyazlatılmasında ve açık renkli görünmesinde sıkça kullanılmaktadır. Bu maddenin kullanılmasının hem ekonomik ve hem de sağlık açısından ciddi zararları vardır. Hidrojen peroksitle muamele görmüş olan kuru incirin kendine has tadı değişmekte ve insanın ağzında acımsı ekşimsi bir tat bırakmaktadır. İncirin kendine has naturel rengi ortadan kalkmakta, yüksek oranlarda kullanıldığında olabildiğince beyaz bir renkte olmaktadır. Ayrıca bu işlemden sonra da zaten hassas bir meyve olan incirin kabuğu inceldiği için, bütünlüğü korunmamakta, kokusu değişmekte ve kötü, sanki bozulmuş gibi bir görünüme dönüşmektedir. Bu sebepten peroksit kullanımı başladığından bu yana incir ihracatının tonajı da düşmeye başlamıştır. Kontrolsüz kullanıldığı için büyük zararlara yol açan hidrojen peroksitin analizle tespitine başlanmıştır. Kuru incirde, bazı üreticilerin ve işleyicilerin Hidrojen peroksit (H2O2) kullandığı tartışmaya yer vermeyecek kadar açıktır.

    bb)Kükürt Dioksit (SO2) incire nerden geliyor?

    Yurt dışına ihraç edilen kuru incirlerde ciddi oranda Kükürt Dioksit (SO2) tespit edilmiş ve incirler iade edilmeye başlanmıştır.

    Somut örnek;

    Germencik’te faaliyet gösteren bir incir işletmesinin Hırvatistan’a ihraç ettiği kuru incir ve incir ezmesinde yapılan laboratuvar incelemesinde 10 Haziran 2015 tarihinde 13.97 mg/kg SO2, 19 Ocak 2016 tarihinde 187 mg/kg SO2 saptanmış ve ürünler geri gönderilmiştir. Bu kükürt dioksit miktarları Hırvatistan’ın kabul ettiği üst sınırdan 19 kat fazladır. Aynı işletmenin Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı onaylı Aydın Ticaret Borsası Özel Gıda Kontrol Laboratuvarında kuru incir ürünlerinde yaptırdığı incelemede 14 Aralık 2015 tarihinde 350 mg/kg SO2, 12 Ocak 2016 tarihinde 363 mg/kg SO2 miktarı tespit edilmiştir. Kuru incirde tespit edilen bu kükürt dioksit miktarları, Türk Gıda Kodeksi Gıda Katkı Maddeleri Yönetmeliğine göre 180 kat fazladır.

    aydin-barosu1.jpg

    Kükürt Dioksit (SO2) nerden incire jeotermal elektrik santrallerden doğaya salınan gaz ve sıvılardan bulaşıyor.

    Sunay Dağ tarafından hazırlanan, Adnan Menderes Üniversitesi Bahçe Bitkileri Anabilim Dalında, tez danışmanı Prof. Dr. Engin Ertan’ın danışmanlığında gerçekleştirilen İncirde Verim ve Kalite Üzerine Jeotermal Enerji Tesislerinin Olası Etkilerinin Belirlenmesi” doktora tezi ile incirde bulunan Kükürt Dioksitin (SO2) kaynağını ortaya koyuyor.

    Bilimsel araştırma sonucunda elde edilen veriler değerlendirildiğinde; jeotermal tesise yakın mesafede (600-650 m) bulunan incir bahçelerinde, yaprak ve kuru incir meyve örneklerinin besin elementleri ve ağır metaller açısından genel olarak diğer mesafelere göre daha yüksek içeriklere sahip olduğu ve tesisten uzaklaştıkça özellikle meyve örneklerinin ağır metal içeriklerinin azaldığı saptanmıştır. Bunun yanı sıra, kuru incir verimi ve kalitesine ilişkin elde edilen sonuçların da değerlendirilmesi sonucu; benzer şekilde tesisten uzaklaştıkça kalite ve verim ile ilgili olumsuz etkinin azaldığı belirlenmiştir.

    Sunay Dağ tarafından hazırlanan İncirde Verim ve Kalite Üzerine Jeotermal Enerji Tesislerinin Olası Etkilerinin Belirlenmesi isimli bilimsel inceleme ile Jeotermal tesislerden havaya salınan gazın incir üzerindeki etkisi açıkça ortaya konmuştur.

     

    d-Germencik Alangüllü bölgesinde 2017-2019 yılları arasında binlerce zeytin ve incir ağacı kurumuştur. Genel olarak, Germencik başta olmak üzere incir üretiminde kalite ve miktar yönünden düşüşler yaşanmaktadır.

     İzmir Ticaret Borsası (İTB) Yönetim Kurulu üyesi Özhan Şen’in 27.06.2019 tarihinde yaptığı açıklamayla, incirde sıfır olması gereken kükürt oranının yüzde 15'e çıktığını belirterek, kuru meyve ihracatının olumsuz etkilenmemesi için jeotermal enerji tesisi bulunan bölgelerde denetimlerin artırılması gerektiğini ifade etmiştir. Jeotermal enerji üretimi sırasında zararlı minerallerin doğaya yayıldığını belirten İTB Yönetim Kurulu üyesi Özhan Şen, denetimler yapılmazsa kuru incir ihracatının risk altında olduğunu, toplam incir alanlarının yüzde 73'üne sahip Aydın'da denetimler yapılmadığı için jeotermal enerji buharının ve sıcak suyun doğa ile derelere salındığını belirterek "Bu buharın içindeki fosfor, kükürt gibi her türlü mineral de doğaya yayılıyor. İncirde kükürt ölçümü yapıldığında yüzde 15 çıkıyor. Oysa sıfır çıkması lazım. Denetim yapılmaması büyük sorun" demiştir.

    Aydın’da jeotermal elektrik santrallerinden doğaya salınan atıklar nedeniyle, hava, su ve toprak kirlenmektedir, tarım faaliyetleri olumsuz etkilenmektedir. Dünyanın en iyi inciri Aydın’da yetişmektedir. Elektriği herhangi yerde üretmek mümkündür, ancak Aydında yetişen inciri dünyada başka bir yerde yetiştirmek olanaklı değildir.

    Bu nedenlerle, davaya konu ihalenin gerçekleşmesi ve 110 adet yeni jeotermal tesisin yapılması Aydın’ın tarımını ve bitki örtüsünü yok edecektir.

     

    [8] a-Türkiye’de ve Ege Bölgesinde Bağcılık

    Dünyanın bağcılık için en elverişli kuşağı üzerinde yer alan ülkemiz, asmanın gen merkezlerinin kesiştiği ve ilk kez kültüre alındığı coğrafyanın merkezindeki konumundan dolayı, çok eski ve köklü bir bağcılık kültürü ile zengin bir asma gen potansiyeline sahiptir[8]. Dünya bağcılığında önemli bir yere sahip olan ülkemiz bağcılığı, kapsadığı alan ve ülke ekonomisine sağladığı gelir bakımından önemli tarım kollarımızdan birisidir.

    Türkiye 2013 yılı istatistiklerine göre 468.792 ha bağ alanı ve 4.011.409  ton üzüm üretimi ile dünyanın önemli bağcı ülkeleri arasındadır [8]. Üzüm üretiminin % 52,8’i sofralık, % 36,4’ü kurutmalık ve % 10,8’i şıralık-şaraplık çeşitlerden oluşmaktadır (Anonim a, 2015). Ege Bölgesi diğer bölgelerle karşılaştırıldığında, toplam alanın % 27.99’unu, üretimin % 45.35’ini oluşturarak birinci sırada yer almaktadır.

    Tarım bölgeleri düzeyinde, bağ alanı sıralamasında Ege Bölgesi'nin birinci sırada olduğu görülmektedir. Ülkemiz bağ alanlarının % 33’üne sahip olan Ege Bölgesi, üretimin % 43,3’ünü karşılamaktadır.

     

    b-Borun Bitkiler Üzerinde Etkisi

    Bağ alanlarında özellikle tuzluluk ve bor toksisitesi çok sık karşılaşılan en önemli sorunlardan biridir[8]. Bor, yeryüzünde toprak, kayalar ve suda yaygın olarak bulunan bir elementtir. Toprağın bor içeriği genelde ortalama 10-20 ppm olmakla birlikte deniz suyunda 0,5-9,6 ppm, tatlı sularda ise 0,01-1,50 ppm aralığındadır. Yüksek konsantrasyonda ve ekonomik boyutlardaki bor yatakları, borun oksijen ile bağlanmış bileşikleri olarak daha çok Türkiye’nin kurak, volkanik ve hidrotermal aktivitesinin yüksek olduğu bölgelerde bulunmaktadır.

    Yerkabuğunun yaygın elementlerinden biri olan bor insan, hayvan ve bitki için önemli bir elementtir. Yeterli görülen derişim aralığının üstündeki değerlerde ise bor zehir etkisi göstermektedir. Bor insan ve hayvan dokularında düşük konsantrasyonlarda bulunur. Hayvan hücresinde bulunan miktarı yaklaşık 1 mg B/L kadardır. İçme suyu 1 mg B/L den fazla bor miktarını nadiren içerir ve genelde 0,1 mg B/L den az bor bulundurur.

    Çeşitli bor madenlerinden ya da endüstrilerden, yıkama sularından ve sulama sularından yüksek derişimde bor, toprağa ve yeraltı sularına karışmaktadır. Yüksek derişimdeki bor insan sağlığını tehdit etmektedir. Bu nedenle sularda ve çeşitli yiyeceklerdeki bor miktarının tayini önemlidir. Sularda az miktarda bor bitki gelişimi için son derece önemli iken üzüm, portakal ve limon gibi bazı bitkilerde toprakta ve yeraltı suyundaki zehirleyici derişimi 1 mg/l gibi düşük değerler alabilmektedir.

    Bor toksisitesi, dünyanın hemen her yerinde kurak ve yarı kurak bölgelerin tarım topraklarında bitki yetiştiriciliğini sınırlayan bir beslenme sorunudur. Bor toksisitesi topraklarda doğal olarak oluşabildiği gibi, özellikle yüksek Bor içeren suların, ya da kompost gübrelerinin kullanılması sonucunda veya linyit kömürü kullanan termik santrallerin civarında yetiştiricilik yapılması durumunda yaygın olarak ortaya çıkmaktadır. Ayrıca tuzlu ve sodik topraklarda Bor seviyeleri bitkilere toksik olabilecek seviyelere çıkabilmektedir.

    Bitkilerin Bor alımının, borik asit (H3BO3) formunda pasif absorpsiyon yoluyla olduğunu ve bitkiler tarafından alınan Bor’un, hücre duvarlarında ve sitoplazma içerisinde çok hızlı bir şekilde Bor kompleksi oluşturduğunun tahmin edildiğini; bununla birlikte bitkide Bor komplekslerinin oluşumunun, hücre duvarlarındaki borik asit konsantrasyonunu azaltmasının bitkinin çözeltiden Bor alımını artırdığını ve çözeltiden alınan serbest borik asidin konsantrasyonundan dolayı bitki dokularındaki Bor konsantrasyonunun aşırı miktarda artmaktadır.

    Bitkilerin Bor alımına, öncelikli olarak Bor’un alındığı ortamın Bor konsantrasyonu ve bunun yanı sıra bitkilerin transpirasyon kapasiteleri de etkili olmaktadır. Bitkilerin Bor alım kapasiteleri aynı toprakta yetişen bitki türlerine göre farklılık göstermekte ve genellikle bitkilerin Bor gereksinimleri türlerinin tipik farklılıklarını da yansıtabilmektedir.

    Mikro elementler arasında ametal olan tek bitki besin maddesi Bor’un yüksek bitkiler için bitki besin maddesi olarak mutlak gerekliliği yaklaşık 84 yıl önce Warington tarafından belirlenmiş olmasına karşın bitki bünyesindeki fonksiyonları hâlâ tam olarak anlaşılmış değildir. Bitkilerin topraktan Bor alımını etkileyen en önemli etmenleri; toprağın bitkiye yarayışlı Bor kapsamı, toprak pH’sı, topraktaki değişebilir iyonların tipi, topraktaki minerallerin miktarı ve tipi, toprağın organik madde kapsamı, toprağın ıslanması ve kuruması, toprak / su oranı olarak sıralamak mümkündür.

     

    c-Borun Üzüm Bağları Üzerine Etkisi

    Bağcılık açısından borun toksik etkisi, noksanlığına göre daha sık rastlanılan bir durum olarak belirtilmektedir. Asma, diğer meyve türlerine göre daha fazla bora ihtiyaç duyan bir bitki olmasına rağmen, aynı zamanda bor fazlalığına karşı duyarlı bitkiler arasında yer almaktadır. Bağ topraklarında bor fazlalığına, daha çok sulama suyu ve alt toprak katmanlarının borca zengin oluşu neden olmaktadır.

     Günümüzde bor bir zenginlik olduğu kadar çevre kirliliğine neden olan, içme, kullanma ve tarımsal sulama suları için bir kirletici; tarım toprakları için mevcut bir tehlike oluşturmaktadır. Özellikle jeotermal sularda yasal sınırların üzerinde bulunan bor, çevre ve tarım için tehlike olma özelliğini sürdürmektedir. Sulama suyu olarak jeotermal suların kullanımı, yüksek bor içeriği nedeniyle çevreye olumsuz etkide bulunmaktadır. Jeotermal suların yeraltı suları ile karışımları sonucu, tarımsal alanlar etkilenerek bor kirliliği ortaya çıkar. Gediz ovasında yeraltı suyundaki bor miktarı son yıllarda yüküm süren kuraklık ve aşırı yeraltı suyu ile kullanımı artmıştır.

    Jeotermal enerji yer kabuğunun çeşitli derinliklerinde birikmiş ısının oluşturduğu, sıcaklıkları sürekli olarak bölgesel atmosferik ortalama sıcaklığın üzerinde olan ve çevresindeki normal yeraltı ve yerüstü sularına göre daha fazla erimiş mineral, çeşitli tuzlar ve gazlar içerebilen sıcak su ve buhar olarak tanımlanabilir. Ayrıca herhangi bir akışkan içermemesine rağmen bazı teknik yöntemlerle ısısından yararlanılan, yerin derinliklerindeki ‘sıcak kuru kayalar’ da jeotermal enerji kaynağı olarak nitelendirilmektedir.

    Jeotermal uygulamalar, çok büyük miktardaki akışkanın taşınmasını gerektirdiğinden, yüzey ve yeraltı suları ile ilgili sorunlar dikkate alınmalıdır. Bütün kuyu ve soğutma suyu atıklarının re-enjeksiyon olmaksızın çevreye atımı, yerel ve bölgesel yüzey sularını etkiler. Akışkan atımının kimyasal kompozisyonu, rezervuarın jeokimyasına ve santralin işletme koşullarına bağlıdır. Rezervuar kimyası her saha için farklıdır.

    Jeotermal akışkanlar lityum (Li), bor (B), arsenik (As), flor (F), hidrojen sülfür (H2S), civa (Hg), kurşun (Pb), çinko (Zn) ve amonyak (NH3) gibi kimyasal kirleticiler ile birlikte büyük miktarlarda karbonat (CO3), silika (SiO2), sülfat (SO4) ve klorür (Cl) içerirler. Akışkan yüzeye doğru çıkarken, kuyu içerisinde çözünmüş CO2 gaz fazına geçerek sıvı fazı terk eder. Bu sırada üretim kuyusu içerisinde kalsiyum karbonat (CaCO3) çökelmesi oluşur. Bu durum yüksek yoğuşmayan gaz içeren sahalarda önemli problemdir. Re-enjeksiyon sırasında görülen problem ise akışkan sıcaklığının düşmesinden dolayı oluşan silika (SiO2) çökelmesidir. Jeotermal akışkanın bir nehre ya da göle deşarj edildiği durumlarda ise bu kirleticiler; su canlıları, bitki ve/veya insan sağlığına zarar verecek potansiyele sahiptir.

    Sonuç olarak, jeotermal atık sular hem sulama suyunda hem de bu su ile sulanan topraklarda olumsuz etkiler oluşturmakta dolayısıyla bu alanlarda tarımı yapılan bitkilere özellikle de bora çok duyarlı olan üzüm bağlarına zarar vermektedir.

     

    [9]Pamuk oluşturduğu katma değer ve istihdam olanakları ile ülkemiz ekonomisine büyük yararlar sağlayan önemli ve stratejik bir üründür. Bu özellikleri nedeniyle yetiştirilen yörelerin ve ülkelerin hem tarımının hem de sanayisinin gelişmesine olumlu katkılar sağlamaktadır.

    Türkiye’nin Dünya pamuk üretimindeki payı yüzde 3’dür. Ülkemizde 70-80 bin civarında pamuk üreticisi olduğu tahmin edilmektedir. Türkiye’de pamuk üretimi en çok Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nden gerçekleştirilmektedir. 2017 yılında toplam pamuk üretiminin yüzde 42’si Şanlıurfa’da yapıldı. Şanlıurfa’yı sırası ile Aydın(yüzde 13.52), Hatay(yüzde 10.84), Diyarbakır(yüzde 8.87) ve Adana(yüzde 6.87) illeri izlemektedir.

    Aydın ilinin pamuk ekim alanı ve verim değerleri yıldan yıla dalgalanma göstermektedir. 1999-2015 yılı arasındaki verilere göre, Aydın ilinin pamuk ekim alanı 90.736 ha’dan 55.203 ha’a düşmüş, yani yüzde 39.1 oranında azalmıştır. Bu azalmanın temel nedenleri arasında, pamuk üretim maliyetlerinin yüksek, destekleme fiyatlarının düşük olması, pamuk tarlalarının amaç dışı kullanıma açılması gibi faktörler gelmektedir.

    Söke Tohum Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi adına  Ziraat Yüksek Mühendisi Nedim Zeybek tarafından “2018 Yılında Ege Bölgesinde Bazı Alanlarda Görülen Pamukta Verim Düşüklüğü Nedenleri” araştırma raporu yayınlandı. Bu rapora göre 2018-2019 üretim sezonunda Ege Bölgesinde üretilen pamuklarda önemli oranda verim düşüklüğü tespit edilmiştir. Yapılan değerlendirmelerde çekirdekli pamuk veriminin düşük olmasında, koza ağırlığı ve tohum ağırlıklarının düşük olmasının önemli etken olduğu saptanmıştır. Düşük verim alınan pamuklardan alınan lif örnekleri incelendiğinde, ekilen çeşitlerin genotipik özellikleri ve çeşitlerin tescil değerlerinin oldukça altında olduğu görülmüştür. Bu durumun erken koza açılımından kaynaklandığı kabul edilmiştir. Erken koza açılımı, düşük lif inceliği ve verim kaybının nedeni olarak ise 2018 yılı yaz döneminde gerçekleşen bazı iklimsel faktörlere ve çiftçi uygulamalarına bağlanmıştır.

    2018-2019 üretim sezonunda Söke Ovasında üretilen pamuklarda 100 tohum ağırlığının yüzde 17 azaldığı saptanmıştır. Pamuk koza oluşum dönemlerinde optimum nem isteği yüzde 45-50 civarındadır. 2018 yılında Söke Ovasında yaz aylarında gerçekleşen yüzde 70-80’lik nispi nem oranları ise 10 yıllık ortalamaların çok üzerinde olmuştur. Bu durumun bitkilerde terlemeyi güçleştirdiği, bitkiler tarafından hissedilen sıcaklıkların yüksek olmasına neden olduğu, kozaların gelişmesine engel olduğu ve erken açımı teşvik ettiği saptanmıştır.

    Bu raporda 2018 yılında Aydın ve Söke Ovalarında görülen ani nem artışı ise atmosferik koşullara, bölgede son yıllarda yoğunlaşan jeotermal enerji yatırımlarına, hakim rüzgarların nem artışı ve nemin dağılımı üzerindeki etkilerine bağlanmıştır.

    Aydın il sınırları içinde bulunan Büyük Menderes Havzasında şu anda 35 tane Jeotermal Santral(JES) ve 1000’den fazla jeotermal kuyu faaliyet göstermektedir. Bu JES’ler ise Büyük Menderes Havzasına yılda 90 milyon tondan fazla buhar ve 9 milyon tondan fazla yoğuşmayan gazı havaya, 80 milyon tondan fazla akışkanı Büyük Menderes Nehrine bırakmaktadırlar.

    Bu yoğuşmayan gaz ve akışkanların içinde ise pek çok ağır metal ve radyoaktif madde vardır. Büyük Menderes Havzasına JES’lerin bıraktığı buharlar havzada bağıl nemin artışına, yoğuşmayan gazlar hava kirliliği ve asit yağmurlarına, akışkanlar ise Büyük Menderes nehrinin kirlenmesine sebep olmaktadır.

    2016 yılında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yapılan Büyük Menderes Nehri Havza Taslak Yönetim Planında, JES’lerden akışkan salınım sonucu Büyük Menderes Nehrinde Bor seviyesi normalden 150, SAR seviyesi 6, EC seviyesi 15 artmış olarak saptanmıştır. Bu kadar fazla Bor içeren Menderes nehir suyu ile yapılan tarımsal sulama ise hem havza topraklarında hem de tarımsal ürünlerde Bor kirlilik ve toksisitesine sebep olacaktır. Nitekim yapılan çalışmalarda bugün itibarı ile Büyük Menderes Havzasında 130.000 hektardan fazla sulama alanının Bor ve tuzluluk kirlilik tehlikesi altında, havzadaki bitkilerin yüzde 80’den fazlasında da Bor toksik değerlerde olduğu saptanmıştır.

    2013 yılında ADÜ Toprak Bilimi ve Bitki Beslenme ABD’dan Mustafa Ali Kaptan “Pamukta Bor Toksititesi ve Humik Madde Uygulamasının Etkileri” tez çalışması yaptı.

    Sulama suyundaki Bor toksisite sınırı pamuk bitkisi için 1.8-5.4 mg arasındadır. Yüksek Bor içerikli sulama sularının kullanımı ile bitkiler için izin verilebilen sınır aşılabilmektedir. Yapılan çalışma sonuçlarına göre sulama suyundaki Bor miktarı arttıkça pamuk yaprak ve üreme organlarında Bor birikimi artmakta. Bu durum ise pamuk için toksik etkilere sebep olup, verimde azalmalara yol açmaktadır. Sonuçta Bor toksisitesi, çekirdekli pamuk verimi, koza sayısı, bitki boyu, toplam biyokütle verimi, lif inceliği, lif dayanıklılığı, çırçır randımanı değerlerini azaltmıştır.

    Aydın’da sulama sularındaki yüksek Bor konsantrasyonunun en önemli kaynağı, Bor içeriği yüksek jeotermal akışkanların sulama sularına karışmasıdır. Bu durum Aydın bölgesi için önemli bir sorundur.

    2008 yılında ADÜ Fen Bilimlerinden Ümit Harite “Pamukta Bor Toksisitesine Dayanıklık”adlı tez çalışması yaptı. Bu çalışma sonuçlarına göre;

    Pamukta artan düzeyde Bor uygulamalarına bağlı olarak pamuk dokularındaki Bor konsantrasyonları ve hasarlı yaprak sayıları artarken; tüm pamuk gövdelerinde incelme ve boğum aralarında kısalmalar, boylarında ve yaprak sayılarında azalma, taze ve kuru pamuk yaprak ağırlıklarında ortalama yüzde 27-70’lik azalma meydana gelmiştir. Ümit Harite’nin yaptığı çalışma dışında yapılan pek çok araştırmada da; yüksek düzeydeki Bor uygulamalarının, bitki boy uzunluğunu azalttığı belirtilmiştir.

    Aydın’da otuz yılı aşkın süredir uygulanmakta olan JES enerji üretiminin yaşamın her alanında hissedilen zararlı etkileri giderek artmakta ve görünür olmaktadır. Bunlardan en bilineni insan sağlığı üzerine etkileri, hava-su-toprak kirliliği, incir-zeytin-pamuk üretimi üzerine zararlı etkileridir. Aydın’da JES’lerin zeytin ve incir üretimi üzerine oluşturduğu zararlı etkiler nasıl bilimsel çalışmalar ile gösterildi ise, JES’lerin pamuk üretimi üzerine yaptığı zararlı etkiler de bilimsel çalışmalar ile ispatlanmıştır.

    Jeotermal elektrik santrallerinden doğaya salınan atıklar Aydın ilinde pamuk tarımını olumsuz yönde etkilemekte, verimi düşürmekte, ciddi ekonomik kayıplara neden olmaktadır.

     

    [10] Sevgi Tokgöz Güneş, Cihan Güneş, Jeotermal Sular ve Çevre, TMMOB 2.Kent Semposyumu, 28/30 Kasım 2013

    [11] https://www.evrensel.net/haber/347083/bakanlik-bile-uyardi-maden-ve-jeotermale-ruhsat-vermeyin

     

    [12] The Centre of Public Health Sciences, Faculty of Medicine, University of Iceland, Reykjavik, Iceland.

    [13] Department of Preventive Medicine, Faculty of Medicine, University of Iceland, Reykjavik, Iceland

     

     

    Bu yazı toplam 4147 defa okunmuştur.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Aydın Post | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0256.226 61 64 | Faks : 0256.226 61 64 | Haber Yazılımı: CM Bilişim