banner158
banner218

‘Unutmak istediklerimizi daha çok hatırlıyoruz’

‘Unutmak istediklerimizi daha çok hatırlıyoruz’
banner216


“Kiraz Ağacı”, “Bir hakkın olsa, tam şu yaşında tek bir hakkın, unutmayı mı yoksa hatırlamayı mı seçerdin?” sorusuyla, hatırlamak ve unutmak üzerine derinlikli bir sohbetle başlıyor. Hikâye, bu iki uç eylem arasındaki gerilime yaslanıyor diyebilir miyiz?

Hikâyenin bu soruyla başlamasının elbette güçlü bir nedeni var. Hikâyenin devamı da bu soruya yaslanıyor. Bellek, toplumsal olarak da, bireysel olarak da yaşamımızın temel belirleyenlerinden… Unutmak istediklerimiz, geride kalmasını dilediklerimiz, unutamadıklarımız. Bunun yanında, hatırlamak, hiç unutmamak için çaba harcadıklarımız. Ama ne yaparsak yapalım aslında ikisi de çok mümkün değil, en azından istediğimiz biçimde mümkün değil. Ne unutmak istediklerimizi unutabiliyoruz, ne hatırlamak istediklerimiz istediğimiz biçimde hafızamızda yer bulabiliyor. Bir kaybımızla ilgili misal ya da bir anla ilgili sesleri, görüntüleri aynı dirilikte anımsayabilmek için büyük emek harcıyoruz. Fotoğraflar, kamera kayıtları, arşivler… Hepsi o çok değerli zamanı anımsayabilmek için. Ancak dünya istediğimiz biçimde dönmüyor. Unutmak istediklerimizi hatırlamak istediklerimizden daha çok hatırlıyoruz, uyurken aklımıza gelenler o anlar. Ve burada bir soru çıkıyor önümüze. Neyi unutmak, neyi hatırlamak istiyoruz? İlk bakışta yanıtı basit gibi… Ama hayır, unutmak istediklerimiz acılarımız olmuyor. Hatırlamak istediklerimiz ve hatırlayabildiğimiz de sevinçlerimiz değil sadece. Hikâye, tüm bu sorulara yanıt vermek için radikal bir yolu izliyor. Bütünüyle unutanların hatırlamak için verdiği çabayı, hatırlayanların da unutma çabasını aynı öyküde, bir aşk öyküsünün içerisinde tartışıyor. Bu gerilim, hikâyenin omurgası.



Kitaba ismini de veren kiraz ağacı, romanın bir karakteri gibi, hatta zaman zaman ana karakterlerden rol çalmış... Başka herhangi bir ağaç değil de niye kiraz ağacı? Bu imgenin sizdeki karşılığı nedir?

Kiraz ağacının farklı kültürlerdeki ölümle, ruhları temsil etmesiyle örtüştürülen anlamları bir yana benim açımdan ayrı değeri ve hikâyesi var. Hikâyenin benim açımdan başlangıç noktası, bir kiraz ağacının altında, uzun zaman önce yapılan bir sohbet aslında. Unutmak ve hatırlamak üzerine düşünmeye başladığım gün, bütünüyle unutmanın anlamını anlatmaya karar verdiğim gün. Bu açıdan benim için kişisel bir önemi ve anlamı var. Ancak kitapta, kiraz ağacının farklı kültürdeki anlamlarına da bolca atıf var ve imge olarak ağacın kullanımı da söz konusu. Kiraz ağacı, bu hikâyenin ana kahramanlarından biri bu açıdan. Kiraz ağacının çiçekleri farklı kültürlerde gençlerin ölümleriyle anılıyor. Ancak aynı zamanda kiraz bizim için yaz demek, güneşli günlerin başlaması demek. Kirazı ve ağacını kim sevmez ki?

Hikâyenin merkezinde ‘Korsakoff sendromlu’ iki genç insan var. Bu sendromun nasıl bir tahribat yarattığını neredeyse tüm detaylarıyla ele almışsınız. Yazmak için nasıl bir araştırma ve hazırlık süreci geçirdiniz? 

Beni en çok zorlayan kısım, Korsakoff nedeniyle hafızasının belli bir kısmını kaybeden insanların mücadelesini anlayabilmek ve aktarabilmek oldu. Uzmanlarla, Korsakoff sendromlularla birlikte yaşayanlarla, Korsakoffluların tedavisi için çaba gösteren hak savunucularıyla görüştüm. Korsakofflularla ayrıca konuştum. Düşünün ki yaşadığınız ne varsa unutuyor, belli bir yaşa dönüyorsunuz. O günden sonra yaşanmış hiçbir şeyi anımsamıyorsunuz ancak karşınızdakiler sizi tanıyor, sizinle ilgili anıları anlatıyor, size sizin nasıl biri olduğunuzu söylüyor. Bu hastalığı nasıl yeneceğiniz, ne kadarını yenebileceğiniz meçhul. Çabalamanız, hiç bilmediğiniz kendinizi yeniden keşfetmek için mücadele vermeniz gerekiyor. Ve başarı şansınızın ne olduğu belirsiz… Dediğim gibi tüm bunları anlayabilmek ve aktarabilmek zorlayıcıydı. Bunu bir hikâyenin içerisinde aktarabilmek, fonda Türkiye tarihinin karanlık sayfalarından birini anlatırken bunu yapmak da öyle... Hem Korsakoff’u, hem hafıza ve bellek çalışmalarını, hem de yakın tarihte yaşananları araştırdıktan sonra hikâye ortaya çıktı.

- Son olarak, bir sonraki kitabınız için aklınızda fikirler oluşmaya başladı mı?  

Aslına bakarsanız bu kitaba çalışırken, yeni kitapla ilgili de çalışıyordum bir yandan. Ne zamandır aklımda olan bir hikâye ve ana eksenini oluşturacak “masallar” üzerine düşünüp, çalışma imkânı da buldum “Kiraz Ağacı”nı yazarken. Bir tarih vermek kolay değil ancak üzerinde detaylı biçimde çalıştıktan sonra zaten yazmaya başlayacağınız zaman kendiliğinden ortaya çıkıyor. Şu an ders çalışma aşamasındayım.

“Mühür”deki gibi bu romanınızda da ana çabanız, Türkiye'de son yirmi yılında yaşananlardan ola çıkarak bir belgesel roman titizliğiyle yazmak olmuş sanki? 

Son dönemde Türkiye edebiyatında bana kalırsa daha içe kapanık karakterlerin duygu dünyasını anlama ve aktarma çabası söz konusu. Dış dünyayla, olup bitenlerle teması sınırlı, umutsuzlukla kendini inşa etmiş, nereye gitmesi gerektiğini arayan karakterlerin gözünden, onların dünyasını okuyoruz çoğunlukla. Biraz daha orta alt, orta sınıf karakterlerin dünyası bu… Ben hem bu sınıfa mensup karakterlerin, hem farklı sınıflarda yer alanların iç dünyasının, o dünyayı oluşturan koşulların da konu edilmesi gerektiğini düşünüyorum hikâyelerde. Özellikle Güney Amerika edebiyatına baktığınızda, o karakterlerin, var oldukları evrenle olan bağlarının da güçlü biçimde anlatıldığını görüyoruz. Darbelerin, diktatörlerin, ülkenin başına gelenlerin onların yaşamını nasıl etkilediğini de iç dünyalarıyla paralel biçimde okuyabiliyoruz. Yola çıkış noktam burası. Toplumsal bellekte yer eden olayları, bireysel belleğimizi şekillendiren evreni ihmal etmeden, o olaylara ve etkilerine odaklanarak yazmak gereği hissediyorum. Zaten belleği esas alan bir hikâyede, bunu yapmamak büyük eksiklik olurdu.




Zümrüt MUŞTALI