banner218

Macron boyunu aşan sularda yüzüyor

Macron boyunu aşan sularda yüzüyor


2017 seçimlerinin ilk turunda seçmenlerin yüzde 24,01’inin (8 milyon 656 bin 346 ) oyunu alıp, ikinci turda 2002’deki cumhurbaşkanı seçiminden bu yana tekrarlanan, seçmene aşırı sağ tehdidi göstermek suretiyle yapılan şantajla elde edilen yüzde 66,10 oy desteği ile Elize Sarayı’na yerleşti. [1]

2008 yılından bu yana Fransa’yı hırpalayan ekonomik krize karşı kayda değer bir başarısı yok. İşsizlik tehlikeli boyutlarda, bütçe açığı büyüyor, Kovid-19 salgınına karşı alınan tedbirlerin gevşetilmesiyle yeniden günde 10 bini aşan vaka sayısı… Avrupa kamuoyu onun sayesinde ekonomi politikalarından duydukları mutsuzluğu “sarı yelekleriyle” ifade eden kitlelerle tanıştı. Avrupa Birliği’nin lokomotif gücü olarak nitelenen ülkesini Almanya Başbakanı Merkel’in gölgesinden kurtarabilmiş değil. ABD Başkanı Trump ile 2018 yılının Nisan ayında Washington ziyareti sırasında Beyaz Saray bahçesine diktiği meşe fidanı gibi Fransa-ABD ilişkileri de kurudu. Kimileri onu Roma tanrılarından Jüpiter’e, kimi de çağımızın “Küçük Napolyon”una benzetti. Fransa Cumhurbaşkanlığı koltuğundaki görevinde üçüncü yılını geride bırakırken ortaya koyduğu karne ise 2022 seçimleri için umut vermiyor. Hangi konuya elini attıysa Beyaz Saray bahçesine diktiği meşe fidanı misali kurutuyor.

Evet bu manzaranın mimarı Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron. Kamuoyu yoklamaları bugün bir seçim olması durumunda ilk turda Macron’un yüzde 26-28, en güçlü rakibi Ulusal Cephe lideri Marine Le Pen’in ise yüzde 27-28 bandında oy alacağına işaret ediyor. İronik bir şekilde 2002 yılında Baba Le Pen’i Cumhurbaşkanı seçtirmemek için Jacques Chirac’ın çevresinde toplanan ve o yıldan bu yana Ulusal Cephe’ye karşı Cumhuriyetçi Cephe’yi oluşturarak her seçimde benzer senaryoyu tekrarlayarak aşırı sağ şantajıyla seçmeni ehveni şer’e razı eden Fransa’nın müesses nizamı Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nı Macron’un eliyle aşırı sağa teslim etmenin eşiğinde. Macron’un ve temsil ettiği siyaset ile bürokrasi çevrelerinin ekonomi yönetimindeki yetersizliğinin toplumda doğurduğu tepki 2022’deki seçimde duygu sömürülerinin işlemeyeceğine ve Marine Le Pen’in ikinci turu da kazanarak bu sefer Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturma ihtimalinin yüksek olduğuna işaret ediyor. Küresel çapta yükseliş trendindeki popülizmin Fransa’da da bir zafer kazanması şaşırtıcı olmayacaktır.

Peki kendi ülkesinin siyaset sahnesinde giderek daha da yalnızlaşması kaçınılmaz görünen Macron arkasında yükselen bu enkaz yığınından fırsat bulup da Doğu Akdeniz ve Türkiye ile uğraşmaya neden ihtiyaç duyuyor, hatta kendi ülkesinin topraklarında çözmesi gereken bunca problemi bir yana bırakıp, Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarının paylaşımına, Kıbrıs sorununa ve Lübnan’daki siyasal-ekonomik krize müdahil olacak vakti bulabiliyor?

Kim bilir belki de Macron’u Napolyon’a benzetenler haklıdır. Malum Napolyon da kıta Avrupa’sının siyasi düzenini alt üst eden fetihlerinden önce İngiltere’nin o dönem için kurduğu küresel düzeni bozmak amacıyla Mısır’ı istila etmek istemiş ancak 1799’da 64 günlük kuşatmanın ardından Akka önlerinde Cezzar Ahmet Paşa’ya mağlup olmuştu. “Kader beni bir ihtiyarın elinde oyuncak etti” dediği iddia edilen Napolyon, yine Akka önündeki mağlubiyetiyle Paris’e İstanbul üzerinden dönme hayalinin de son bulduğunu itiraf ederken ordusu da Suriye, Mısır ve Doğu Akdeniz’i terk ederek bu sefere noktayı koyuyordu.

Günümüzün gerek jeopolitik şartları, gerek Türkiye karşısında kurulan ittifaklar, gerekse silah teknolojileri 19. yüzyıl ile karşılaştırılamayacak kadar farklı. Ancak Yunanistan’ın ya da kimi Arap ülkelerinin Türkiye’ye karşı kışkırtılması gibi temel parametrelerin değişmiyor olması da etkileyici.

Bu değişmeyen parametreler Macron’un en azından 2022’ye kadar, kendi şahsını ve partisini aşan görevler üstlendiğinin de işaretlerini taşıyor. Macron, 24 Eylül’deki Avrupa Birliği Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi öncesinde Türkiye-Almanya diyalogu sayesinde yalnızlaşmış olsa da Doğu Akdeniz’de Fransa’nın kurmaya çalıştığı hakimiyette bir aktörden ibaret olduğunu, Paris’in Yunanistan, Lübnan, Mısır, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Libya nezdinde yürüttüğü siyasetin bir devlet politikası olduğunu aklımızdan çıkarmamız gerekiyor. Bu politikanın bir önceki temsilcisi 2007-2012 yılları arasında Fransa Cumhurbaşkanı olarak görev yapan Nicolas Sarkozy’di. 2005 yılında henüz İçişleri Bakanı iken dönemin Libya lideri Muammer Kaddafi ile bağlantı kuran Sarkozy, 2007 yılında hem Paris’te hem Trablus’ta Kaddafi ile görüştü. Bu görüşmelerde Sarkozy, Libya’ya 14 Rafale savaş uçağı satılması için bir anlaşmayı da gündeme getirdi. Libya’ya satılacak askeri ekipmanın tutarı 5 milyar 860 milyon doları buluyordu. Bu anlaşma daha sonra soruşturmalara da yansıdığı üzere Kaddafi’nin Sarkozy’nin Cumhurbaşkanı seçim kampanyasına yaptığı 50 milyon avroluk bağışın karşılığıydı. Ancak Kaddafi ne söz verilen Rafale savaş uçaklarını ne de yaptığı yardımın karşılığını görebildi. Daha doğrusu Rafale savaş uçaklarını ummadığı bir biçimde gördü. Sarkozy, Arap Baharı’nın iç savaşa sürüklediği Libya’da Kaddafi güçlerinin havadan vurulması talimatını ilk veren devlet başkanı oldu. Rafale uçakları, 19 Mart 2011’de BM Güvenlik Konseyi’nin 1973 sayılı kararına dayanarak Kaddafi’nin güçlerini vurmaya başladı. 1973 sayılı karar uçuşa yasak bölge oluşturulmasını ve sivillerin korunması için gereken önlemlerin alınmasını öngörüyordu, ancak Sarkozy bunu Rafale uçaklarının satışı için uygun bir tanıtım kampanyası olarak değerlendirerek saldırı için düğmeye bastı. Aynı yılın Ekim ayında Sirte’de Kaddafi’nin saklandığı yerden çıkması ve güvenli bölgeye gitmesi için de Paris’ten garanti aldıktan sonra yola çıktığı ve Sirte’den uzaklaştıktan kısa bir süre sonra konvoyunu vuran hava aracının bir Fransız uçağı olduğu da halen aydınlatılamamış iddialar arasındadır. Ancak 2018 yılına kadar süren soruşturmada Kaddafi’nin Sarkozy’ye kampanyası için para verdiği ispatlandı. Mahkeme, bunu seçim kampanyasının basit bir ihlali olarak değerlendirmekle yetindi, eski Fransa Cumhurbaşkanına adli kontrol uygulanması kararlaştırıldı. Bu para trafiğinin yakın tanıklarından ve konuya dair notları ortaya çıkarılan Kaddafi döneminin Petrol Bakanı Şükrü Ganim’in cesedinin 29 Nisan 2012’de Viyana’da Tuna Nehri’nde bulunduğunu da bu sürecin bir parçası olarak not edelim. Avusturya polisi Ganim’in “kalp krizi” sonucu nehre düşüp boğulduğunu açıkladı. Libyalı eski bakanın ölümü, Sarkozy’nin Kaddafi’den aldığı para yardımının basına yansımasından bir gün sonra gerçekleşti.

Bu noktada Fransa’nın Doğu Akdeniz politikaları, Sarkozy ve Macron’un yollarının kesişmesinin de uzun bir geçmişi var. Macron’un yolu hem Sarkozy hem de Hollande ile kesişmiş. Merkez sağdan Sosyalist Parti’ye kadar geniş bir yelpazede siyasetin içerisinde yolculuk yapmış, siyasette olmadığı yıllarda ise ABD’deki finans çevreleri için çalışmış. Ona kapıları açan ise eski Cumhurbaşkanı Mitterand’ın yanısıra Sarkozy ve Hollande’ın da danışmanlığı görevinde bulunmuş olan “Cumhurbaşkanlarına fısıldayan adam” olarak anılan Jacques Attali.

Fransa’nın bugünkü Akdeniz politikasının mimarı olarak işaret edilen isim de Attali. Bu politikayı Libya’dan Mezopotamya’ya kadar tanıtma görevini üstlenen havari ise Bernard Herny-Levy. Sahnenin perde arkasında da Cumhurbaşkanı Macron’un emir subayı General Ludovic Chaker, Paul Soler ile Fransa Dışişleri Bakanlığının Elize Sarayı’ndaki Libya’dan sorumlu çalışma grubunda bulunan ve Hafter fiyaskosu sonrasında kendisini unutturmak için Güney Afrika Cumhuriyeti Büyükelçisi olarak Paris’ten ayrılan Aurelien Lechevallier bulunuyor. Sarkozy örneğinden de anlaşıldığı üzere Akdeniz ile ilgili tasarrufta bulunanların hangi makamda olurlarsa olsunlar adalet karşısında bir dokunulmazlık edindikleri de aşikar. (Attali’nin Fransız devletini yönlendirdiği Akdeniz politikasının ayrıntılarını merak edenlere Sinan Baykent’in ilgili makalelerini öneririm) Ülkesinde giderek yalnızlaşan, Avrupa Birliği’nin de beklediği desteğini alamayan Macron’un kişiliği de Fransa’nın Akdeniz politikasında ilerleme sağlanmasında aktör olarak tercih edilmesinin sebepleri arasında yer alıyor. Simon Kuper Financial Times’taki bir makalesinde romancı Emmanuel Carrere’den Macron’un kendini tanımlamasına dair şu alıntıyı yapıyor: “ Hayata dair klostrofobik bir kişiyim. Bir yere kapalı kalamam, her zaman hayatın içerisinde olmalıyım. Bu yüzden normal bir yaşamım olamıyor. Derinlerde bir yerde hiç şüphesiz bir kusurum varsa, normal yaşamayı sevmememdir.”

Fransa Cumhurbaşkanının kendisini tarif ederken kullandığı ifadelerdeki gibi Macron’un ülkesine kapanıp kalmaya tahammül edememesi onu Doğu Akdeniz’in sıcak sularına oradan da Lübnan’a hatta Irak’a kadar sürüklemiş durumda. Macron bu coğrafyalarda 2022 seçimi öncesinde kendisine bir seçim zaferi ararken bir yandan da ülkesinin ekonomisini hareketlendirecek hamleleri hayata geçiriyor. Bu hamlenin en önemli ayağını Yunanistan’a satılacak 18 adet Rafale savaş uçağı oluşturuyor. Fransa’nın ihraç etmekte zorlandığı bu savaş uçağı Dassault Havacılık şirketi ile alt yüklenicilerini içerisinde bulundukları krizden çıkarmak için önemli bir hamle olacak. Dahası, Fransa bu uçakların F3-O4T olarak sınıflanan gelişmiş teknolojik özellikleri sahip varyantlarını Atina’ya tedarik edecek.

Yer hedeflerine karşı 250 kilometre menzilli SCALP füzelerinin yanısıra bu uçakların Türk Hava Kuvvetlerine karşı olası bir hava çatışmasında üstünlük sağlamasına imkan verecek AIM-120 AMRAAM füzelerini menzil olarak geride bırakan yeni nesil Meteor füzeleriyle teçhiz edileceği de iddia edilmekte. Ülkesinin askeri olduğu kadar ekonomik etki alanını genişletmek niyetindeki Macron’un, İsrail’in Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn ile ilişkilerini normalleştirmesiyle Akdeniz kıyılarından İran Körfezi’ni kaplayan alandaki yeni finansal hareketlere de Lübnan üzerinden dahil olma isteğini gözönüne almak gerekiyor. Lübnan’nın yeni hükümetine olduğu kadar, Merkez Bankası ve bankacılık sisteminin yeniden düzenlenmesine de müdahale eden Macron, Beyrut üzerinden kendisine hem bir siyasal hem de finansal nüfuz kapısı açmanın peşinde.

Macron’un Türkiye-Yunanistan ve Türkiye-Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasındaki gerginlikleri tetikleyerek Ankara’yı köşeye sıkıştırma hamlesi, Ankara’nın ısrarlı diyalog çağrıları ve Almanya Başbakan’ı Merkel’in ağırlığını koyması ile şimdilik püskürtüldü. Merkel’in 2021 yılında Başbakanlık görevini bırakacağını dikkate almak ve Macron’un gerek Fransız devleti tarafından kendisine yüklenen misyonu yerine getirmek gerek 2022 seçimi için zafer kazanma hedefiyle Doğu Akdeniz kapısını tekrar zorlayacağını unutmamak gerekiyor. Dahası, Macron’un ülkesi içinde ve dışında her geçen gün yitirdiği desteğinin Fransa Cumhurbaşkanlığı koltuğuna Ulusal Cephe lideri Marine Le Pen’i taşımakta olduğu gerçeğini de hesaba katmakta fayda var. Bu ihtimalin hayata geçmesi durumunda ise aşırı sağcı bir ismin liderliğinde daha da yalnızlaşacak olan Fransa’nın Doğu Akdeniz’deki planlarını hayata geçirmesi Türkiye’nin lehine engellerle karşılaşacaktır.

[1] 2017 yılında Fransa’daki kayıtlı seçmen sayısı 47 milyon 581 bin 118’di ve 37 milyon seçmen sandık başına giderken, Macron bunlardan 20 milyon 743 bin 128’inin oyunu alabildi. Yani toplam Fransız seçmeninin yüzde 50’sinden azı onun için oy kullandı.

Kaynak: AA