Çanakkale Şehitliklerine gidenler bilirler. Bu bölgede, Albayrak Sırtı adı verilen mevkide “Mehmetçiğe Saygı Anıtı” bulunmakta. Bu heykel, kucağında yaralı Avustralya subayını taşıyan Türk askeri şeklinde tasvir ediliyor.

Resim2-1

Anıtın altındaki mermer blokta şöyle yazıyor:

“Biz, Çanakkale Yarımadası’ndan Türklerle savaşarak ve binlerce insanımızı kaybederek kahraman Türk milletine ve onun eşsiz vatan sevgisine duyduğumuz büyük takdir ve hayranlıkla ayrıldık. Bütün Avustralyalılar Mehmetçik’i kendi evlatları gibi sever. Onun mertliği, vatan ve insan sevgisi, siperlerdeki dayanılmaz heybet ve cesareti, bütün Anzakları hayran bırakan yurt sevgisi, insanlığın örnek alacağı büyük hasletlerdir.”

Avustralya Genel Valisi Lord Casey

Gelelim bugüne…

Yaşadığı ciddi sağlık sorunlarına rağmen, üstelik henüz bir suç isnat edilmemiş insanların cezaevlerinde inatla alıkonulmasıyla Lord Casey’in sözünü ettiği Türk askerinin tavrı arasında zerre kadar bir ilgi yok.

Bu muameleye maruz kalanlardan biri Mahir Polat’tı. Hayati tehlikesi bulunmasına rağmen cezaevi-hastane arasında getirilip götürüldü; bir süre sonra kendisine ev hapsi verildi. Sağlığı açısından bizleri bir nebze de olsa rahatlatan bir karardı.

Esila Ayık da aynı muameleye maruz kaldı. Kalple ilgili rahatsızlığının cezaevinde ilerlediği rapor edilmesine rağmen bir süre alıkonulmaya devam etti. O süreçte ailesi perişan oldu.

Şimdi de Mehmet Murat Çalık ve Ayşe Barım aynı muameleyle karşı karşıya. Bilmeyen yok ama ben yine de söyleyeyim.

Mehmet Murat Çalık, iki kez akut lösemi ve lenfoma hastalıklarını geçirmiş. Daha açık söyleyeyim, hani milletin mecbur kalmadıkça dillendirmediği, “kötü hastalık” diye adlandırdığı, duyduğunda bile yüzünün renginin değiştiği hastalık bu: Kanser.

Resim3

Şimdi doktorlar hastalığın nüks riskinin yüksek olduğuna dair rapor verirken Mehmet Murat Çalık hastaneden çıktığında yine cezaevine gönderiliyor. Birileri, doktor raporunu bilerek görmezden geliyor. Bir insanın hayatını umursamıyor.

Tutuklu bulunduğu cezaevinde dört kez baygın bulunan Ayşe Barım’ın da sağlık sorunları hayli ciddi. Kalp ve beyin rahatsızlıklarından dolayı ani ölüm riskiyle karşı karşıya olduğu doktorlarca rapor edilmiş.

Bu insanların aileleri var. Çocukları var, eşleri var; anne babaları, kardeşleri var. Ekranlar aracılığıyla seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Onların endişeleri tarifsiz…

Bir de sosyal medyada “hayati risk taşımalarına rağmen hastaneden cezaevine götürülme” haberlerinin altına “Oh olsun!” türünden yorum yazan bazı ne idüğü belirsizler var, onları da anmadan geçemeyeceğim.

Haberleri takip ederken, bu türden yorumları okurken düşünüyorum.

“Bu nasıl bir vicdansızlıktır, bu neyin öfkesidir?” diyorum kendi kendime, bir cevap bulamıyorum.

“Hangi duygu bunu yaptırır? Niye? Sizin derdiniz ne? Biri ölürse ne olacak, bu canın gidişi size ne kazandıracak? Nasıl bir tatmin yaşayacaksınız?” Bunların da bir cevabı yok. Aklım olan biteni bir türlü almıyor.

Yorum yazanlara da trol deniyor. Anladık, bunlar trol eyvallah ama trol de nihayetinde bir insan değil mi? Bu kadar mı insanlıktan çıktılar? Bu yorumları yazanlar için “insan görünümlü canlı türü “demem daha doğru olacak sanki ama bu sefer de diğer “canlı”lara haksızlık etmiş gibi hissediyorum kendimi. Bir yere konacak gibi değil yaptıkları.

Şimdi kafama takılan asıl soru şu:

“Mehmetçiğe Saygı Anıtı”na konu olan, düşmanına gösterdiği merhametli tavırla dünya tarihine damga vurmuş Türk askeri bizim atalarımız… Ruhları şad olsun. Peki onlar bizim atalarımızsa kendi insanına bu muameleyi reva görenler, bundan haz duyup “Oh olsun!” diyecek kadar insanlıktan yoksun olanlar kimin torunları?