Toplumlarda yönetimler gökten inmez. Onları yükselten de indiren de yine milletin kendi iradesidir. Eğer iş başına geleceklerde liyakat aranmazsa, haksızlıklara karşı nemelazım denir,geçilirse yönetimler de ona göre şekillenir
Günümüz insanlarındaki doyumsuz güç ve para hırsı doğayı, ormanı,nehirleri, verimli ovaları, yayları bitirdiği gibi buralarda barınan ve her biri bir diğerine zincirin halkaları gibi bağlı bütün canlıları dolayısıyla ekolojik dengeyi de yok ediyor.
Artık dört mevsim yaşanmıyor, kış soğukları biter bitmez yaz sıcakları başlıyor. Ne yağmurlar toprağı sindire sindire yağıyor ne sıcaklar bütün bitkilere faydalı olabiliyor.
Şiddetli sağanaklar halinde yağan yağmurlar toprağa işlemeden sellere dönüşüyor önüne ne gelirse yıkıyor, geçiyor.
Dereler akmıyor, pınarların kaynakları kuruyor, yer altı suları daha derinlere çekiliyor, sonucunda çevre dengesi bozuluyor ve dengesizliğin neden olduğu kıtlık ve felaketler doğal yaşamı zorlaştırıyor.
İnsandaki bu doyumsuz hırs sadece doğadaki bütün canlıların yaşam kaynağı maddi dengeyi bozmuyor, ne kadar insanı insan yapan manevi değer ve norm varsa onları da yok ediyor ve insanlık cemiyet olmaktan çıkıyor, yakıp yıkan güruha dönüşüyor,
Sonuçta iki zümre ortaya çıkıyor ilki asgari ihtiyaçlarına harcayacak para bulmakta zorlanan yüzde 80’lik kesim diğeri de siyaset kurumunun da desteğini alan yüzde 20’lik para harcamada sınır tanımayan kesim.
Artık onur, gurur güruh haline gelen bir kitle için bir anlam ifade etmez oluyor geri kalan yüzde 20’lik kesim ise daha da fazla kazanma hırsıyla maddi manevi bir sınır zaten tanımıyor..
Nasıl ki sel önüne geleni yakıp yıkıyorsa tıpkı onun gibi geri kalan güruh da elinin yettiği değerli ne varsa hiç düşünmeden “kör olası hanede evladı iyal var” diyerek bilinçsizce tüketiyor..
Sosyal ve ekonomik dengesizliğe çözüm üretmek zorunda olan siyaset kurumu ise aralarındaki simbiyotik (karşılıklı çıkar) ilişkinin bir sonucu sermayeyi desteklemesiyle oluşan ekonomik kısır döngüden zararlı çıkan vatandaşlar oluyor..
Ve bu kısır döngü topluma yansıması, insanların kendilerine olan saygılarından, ahlaki değerlerinden ve dürüstlük ilkelerinden sapma, hakkının yenmesinde onurlu bir duruş sergileyememe şeklinde oluyor.
Çünkü yükün ağırını taşıyan bu kesim de nepotizm ve siyasi kayırmacılık karşısında “kör olası hanede evlad-ı ıyal var” diyerek mücadeleden pes ediyor ve “Allah’ından bulsun” diyerek içine kapanıyor.
Ve bu ahlaki ve vicdani erozyonu yaşayan toplum dıştan güçlü görünse de içten içe çürür ve onurunu kaybeden benzer toplumlar gibi korku ile yönetilmeye amade hale gelir.

Onun içindir ki, bu tür toplumlarda çözülme birden kendini belli etmez sessiz ve derinden olur.
Artık adaletsizlik normal kabul edilir ve insanlar “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyerek kulaklarının üstüne yatarlar ve korku ikliminin egemen olmasıyla toplum kendi gerçeğini yaşayamaz, olur.
Bunun getirdiği yozlaşma önce ahlaki ve kurumsal yapıdan başlar onu ekonomik ve siyasal sistem izler.
Artık yalana ve çıkarcılığa karşı hoşgörü artar, dürüstlük yerine çıkar, liyakat yerine sadakat geçer akçe olur.Devlete ve siyaset kurumuna olan güven zedelenir..
At izi ile it izinin birbirine karışmasının bir sonucu ahlaki pusula kaybolur, zayıf olan ezilir, insanlar sesini duyuramaz, referansız hak aramak ve almak zorlaşır.
Örnek Osmanlı Devleti’nde gerileme ahlaki ve kurumsal düzenin bozulmasıyla yani devlet yönetimine Valide Sultanların oğullarını tahta geçirmek için paşalarla işbirliği yapması sonucu kanunların çiğnenmesi ile başlar onu ekonominin bozulması izler.
Fransa’da ise alt sınıfların aristokratlara tanınan imtiyazlara, vergi adaletsizliğine, yoksulluğun artmasına ve sarayın israf ve lüksüne itirazı sonucu 1789 ihtilalı oldu.
İbn-i Haldun ise toplumlarda asayişin bozulmasında ortak payda onur,dayanışma ve ortak kader duygusu olan “asabiyetin zayıflamasına” bağlar.
İbn-i Haldun’a göre çürümenin bir nedeni de zenginliğin ve lüks yaşamın rehavetine kapılan toplumların düşmanlarına karşı savaşma azmini yitirmeleridir..
Ahmet Hamdi Tanpınar ise toplumların onurlarının yok edilmesini “bir millet ruhunu kaybeder ama varlığı devam eder” sözleriyle açıklar. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde konuyu anlatırken:
Kurumlar vardır... Kurallar vardır... Ama ne var ki, kurumların ruhları yoktur yani içleri boştur,der. Tanpınar’a göre ruhunu yitiren bir toplumun tek yaptığı sorunları hasıraltı etme ve taklittir, çünkü bu tür toplumlar sorun çözme yeteneklerini kaybederler.
Tanpınar’ın tespiti şudur: “Değiştik ama neye dönüştüğümüzden haberimiz yoktur.”
Bir toplumda çöküşün ahlaki ve kurumsal çözülmeden başladığına, onu ekonomik çöküşün izlediğine ilişkin Batı’dan iki örnek. İlki Nietzsche...
Nietzsche’ye göre bir toplumda:
Cesaret yerine konfor... Gerçekleri dile getirme susma... Birey yerine kalabalık anlayışı egemen olursa bir de güçlü insanlardan korkulursa yozlaşma süreci başlamış demektir..
Batı’dan yozlaşmaya ilişkin ikinci örnek Spinoza:
Spinoza’ya göre insanın temel güdüsü”Conatus) varlığını sürdürme çabasıdır. Ona göre toplumları çökerten:
Korku siyaseti... İnsanların kararlarında akılları yerine duygularının ağır basması... Özgür düşüncenin bastırılmasıdır.
Velhasıl toplumlarda yönetimler gökten inmez. Onları yükselten de indiren de milletin kendi iradesidir. Eğer iş başına geleceklerde liyakat aranmazsa, haksızlıklara karşı nemelazım denir,geçilirse yönetimler de ona göre şekillenir
Sonuçta toplumlar hak ettikleri şekilde yönetilirler..
Herkesin Şeker Bayramını kutlarken sevdikleriyle birlikte şeker tadında bir bayram geçirmelerini diliyorum..