• BIST 90.383
  • Altın 144,409
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021

    Tek başınalığını yalnız kutluyor

    21.02.2012 20:43
    Tek başınalığını yalnız kutluyor
    Bazılarınızın içinde sadece ona karşı bir şefkat duygusu uyanıyor olabilir. Ama yanılıyorsunuz. Aslında Sevtap Ünal, kendi hikayesini anlatırken, hepimizin yıllardır kendinden sustuklarını, ertelediklerini, yok saydıklarını yüzümüze vuruyor.
    Tek başınalığını yalnız kutluyor Tek başınalığını yalnız kutluyor Tek başınalığını yalnız kutluyor

    Bazı müzisyenler, albümler ve şarkılar hayata eşlik etmek üzere gelirler. Günün her hangi bir anında, siz hayatınızın normal akışını sürerken, uzun bir yolculukta bir arabanın ikinci koltuğunda öyle serin serin yollara bakarken, ıssız bir sahilde yürürken, denize karşı dondurma yerken; bir aşkın, bir ayrılığın, bir acının kısacası ne kadarını geride bıraktığınızı, geriye ne kadar kaldığını bilmediğiniz hayatınızın orta yerinde size eşlik ederler. Saçınızı okşar, omzunuza dokunur, yükünüze ortak olur, size her bakımdan iyi gelirler. Sayelerinde kalbiniz hafifler, içiniz yıkanır ve hatta zaman zaman koyu ve sert bir iklim tatlı tatlı esen bir melteme bile dönüşebilir. Yine sayelerinde hayata bir ara verir, unutur, erteler, bazı şeyleri geride bırakırsınız.

    Ama bazı müzisyenler, albümler ve şarkılar vardır ki, hayatınızın o normal, her şeyin süt liman olduğunu, olmasa bile işte iyi kötü idare ettiğinizi düşündüğünüz her şeyin üzerine sert bir balyoz gibi iniverirler. İşte o zaman o yürüdüğünüz sahil yolunda tökezleyip düşer, uzun yolların orta yerinde aniden sert bir fren yaparsınız. İçinizin bütün odalarını deli bir ürperti kuşatır. Saçınız, façanız bozulur, yıllardır özenle bir arada tutmaya, yapıştırmaya çalıştığınız her şey saçılıverir sıradan günlerin önüne. Sevtap Ünal'ın "İnsanlar, Arabalar ve Rüzgar Geçti Aramızdan" albümü böyle albümlerden.

    Kendi şarkılarını yazan bir müzisyen, ilk merhabasını, kendi uyuşmazlığı ve tek başınalığını ilan ederek,"Dünyaya gelmiş tesadüfen, ben o mutsuz çocuklardan sadece biriyim" sözleriyle yapınca, kalbinizin orta yerine öyle sert bir yumruk yiyorsunuz ki, acısı ne kelimelerle anlatılabilir, ne de bir şeyle hafifletilebilir. Bir de üstelik "Bu yüzden kimsenin gözlerine uzun uzun bakmayışım/ Bu yüzden süslü güzel sözlere kanmayışım/ Bu yüzden uyuşmazlığım/ Tek başınalığı da bu yüzden hayatımın" diyerek zaten son sözünü de en başında söylemişse o müzisyen, o Sevtap...

    Bazılarınızın içinde sadece ona karşı bir şefkat duygusu uyanıyor olabilir. Ama yanılıyorsunuz. Aslında Sevtap, kendi hikayesini anlatırken, hepimizin yıllardır kendinden sustuklarını, ertelediklerini, yok saydıklarını yüzümüze vuruyor. İçimizin kör ve karanlık kuyularıyla, o çaresiz tek başınalığımızla hepimizi yüzleştiriyor. Peki ya onun insanlar ve hayat karşısındaki "yalnızlığıma dokunma/ Boşver anlamaya çalışma/ Beni zorlama yakınım olma/ kal uzağımda/ Böylesi daha güzel" müdanasızlığını kaçımız gösterebilmeyi başardık, başarıyoruz? Kaçımız bu kadar mesafeli, korkusuz ve dimdik durabildik onların karşısında? Ağır mı geldi? Daha durun, yeni başlıyor anlatmaya Sevtap.

    "Nereye" şarkısında ise o sert soruyu usulca soruveriyor. "İçimizde yolculuklar nereye" diyor. Aştığımız denizler, yaktığımız dünyalar, kurduğumuz hayaller ve acıtan gerçeklerin arasında; yüreklerin götürdüğü yerlere kurulan tuzakların ortasında, kimse kendini daha fazla kandırmasın istiyor. Eğer artık kendi şeytanımız ve meleğimizle yüzleşmez, içimize, kalbimize olan yolculuğumuzu başlatmaz, sözle, şiirle duygularımızı kazmaya başlamazsak, gidilecek hiç bir yeni yol bulamayacağımızı "artık" ve "lütfen" anlamamızı istiyor. Bir başka şarkısında "durdurun" diye isyan ediyor. "Yıkıcı savaşları, kanlı akan yaşları durdurun, faili meçhul yalanları susturun, yere düşen insanları kaldırın" diyor. Hayatla ve insanlarla olan derdini en sert şekilde söylerken, bir erkek çocuğu gibi hayata kafa tutarken, bir yandan da küçük bir kedi gibi usulca ve munis, kendi hüzünlü masalını anlatıyor.

    "Bakmayın benim bu güçlü hallerime, bazen küçük bir rüzgar bile kırabiliyor dallarımı, incitiyor. " der gibi susarak. Hala her pazar oturup, bir şizofren gibi çoktan gitmiş olan sevgilisinin gelmesini bekliyor. Saçlarını çiçekleyecek, gözlerine sürmeler çekecek ve "Pencerende sarmaşığınım/ sırılsıklam aşığınım" diye deli deli ona şarkılar söyleyecek, deli deli sevecek onu yine. Şimdi sorarım size, siz olsanız ona gerçeği söyler miydiniz? Nasıl bir mazeret bulurdunuz böyle deli ırmaklar gibi taşarak seven bir kadına? Bir yalan uydurabilir miydiniz? "Duma duma dum, ben bir yalan uydurdum" deyiverin hadi diyebilirseniz. "Gecende yer var mı/ gözünde uyku/ Sormadan geldim ama sol yanın boş mu?" diye incelikle kapınıza dayanan birini içeri almaz mısınız? "Üşüdüm al beni sıcağına" diye eklerse kalbinin üşüyen her santimetrekaresinden...

     

    Ama merak etmeyin, bir yandan da o her şeyin farkında. Büyük gemileri kurtarmaya çalışırken kendi kalbini yakmaktan çekinmeyen, son hevesi ve umuduyla o "korsan gemi"nin gelip onu almasını bekleyen bir kadın nasıl olur da farkında olmaz? Hayatın zorluğundan çoktandır usanmış, yaşadıkça yaralanmış, yaralandıkça daha da çok kırılıp içine kapanmış yorgun bir kadın o aynı zamanda. Öyle yorgun ki, ilk merhabasında "seyir defterini başkası yazsın" diyecek kadar... O korsan gemi gelince "çok yorgunum, ben hep seni bekledim ama beni bekleme sen, git kaptan" diyecek.

    Aslında hepimiz öyle hissetmiyor muyuz? Daha bir şeylere yeni başlarken çok yorgun olmuyor muyuz? Fotoğrafta görünmeye başladığımız zamanlar, aslında en çok kaybolmak, yok olmak istediğimiz zamanlar değil mi? Bu zamanlar, bu dünya öyle bir dünya değil mi artık? O çınarlı, kubbeli, mavi limana hiçbir geminin bizi çıkaramayacağını çok iyi bilmiyor muyuz? Anlatacak yeni bir hikayemiz var ama gücümüz var mı? Bütün ilk merhabalar, ilk tanışmalar, ilk öpüşmeler hep zorunluluktan olmuyor mu artık? Kettle'da kaynayan suyu bile öylece bırakıp basıp gitmek istemiyor muyuz çok uzaklara? Umudumuz bir pamuk ipliğine bağlı değil mi? Sonrasında ise, o kocaman kirli toprakları sadece ve sadece, küçük bir filizin patlatabileceğine inandığımız için, ne yaparlarsa yapsınlar, ne yaparsak yapalım o küçük umut tanesini öldüremediğimiz için, yine de devam etmiyor muyuz? Her şeye rağmen, güçsüz, yorgun ama yine de... İşte Sevtap Ünal da öyle yapıyor. Ne kadar yorgun, kırgın ve yaralı olsa da yürümeye çalışıyor. Çünkü anlatacak hikayeleri var, kendisine rağmen bile kalmalı ve anlatmalı. Çünkü onun hikayeleri belki değiştirecek iklimi, belki denizlere götürecek bizi, çekip çıkaracak bu kör kuyulardan. Ben buna bütün kalbimle inanıyorum. Yalnız olmadığımı hissettirdiği için gülümsüyorum.

    Benim için o; bana bütün yaralarımı hatırlatan, bazılarını yeniden kanatan ama aynı zamanda şefkatle pansumanı da yapan bir büyücü. İlk sesleri kalbime dökülürken yıllardır onu bekliyormuşum gibi hissettim. Birbirini yıllar sonra bulan yapbozun kayıp iki parçası, dans pistinde yol arkadaşı, kalbin diğer yarısı. Şimdi herşey onunla tamamlandı.

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, Türkçe karakter kullanılmayan ve kişilik haklarını hiçe sayan yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    Diğer Haberler
  • iDANSla çağdaş dans vakti02 Ekim 2012 Salı 22:10
  • İstanbulda en kısa festival02 Ekim 2012 Salı 22:09
  • Turuncu Filmler Antalyada02 Ekim 2012 Salı 22:08
  • Beat’lerin Kralı Babylonda02 Ekim 2012 Salı 22:06
  • Türkiyeye utanç verici ceza02 Ekim 2012 Salı 22:05
  • Fazıl Sayın Evreni ilk kez Salzburgda02 Ekim 2012 Salı 15:02
  • Bilgin Adalı hayata veda etti01 Ekim 2012 Pazartesi 23:20
  • Uluslararası caz günü İstanbul’da gerçekleşecek30 Eylül 2012 Pazar 15:04
  • Askerler öldürdüklerini göremezlermiş30 Eylül 2012 Pazar 07:00
  • İşte Neşet Ertaşın son şiiri29 Eylül 2012 Cumartesi 16:38
  • Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Aydın Post | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0256.226 61 64 | Faks : 0256.226 61 64 | Haber Yazılımı: CM Bilişim