• BIST 106.825
  • Altın 146,023
  • Dolar 3,5179
  • Euro 4,1308

    Medya kürtlerin acısını görmüyor

    04.10.2011 07:55
    Sekiz yıl önce ‘Kürtler’ kitabını yazan gazeteci Hasan Cemal, şimdi ‘Barışa Emanet Olun’ ile bir kez daha Kürt meselesine barışçı çözüm arıyor.
    Medya kürtlerin acısını görmüyor
    Medya kürtlerin acısını görmüyor Medya kürtlerin acısını görmüyor Medya kürtlerin acısını görmüyor

     

     

    Özeleştiri yapmayı da ihmal etmeden; “Çekilen acılar çok ve bu meseleye müthiş yabancı kalmış bir Türkiye medyası var yıllar yılı. Bunların içinde bir dönemin sorumlularından biri de benim. Kürtlerin acılarının bu kadar derine gittiğini anlatamadım bir gazeteci olarak...”

    Kitabın girişinde öyle bir söz var ki, hepimizin okuyup sonra da düşünmesi gerek, eğer ki barışı istiyorsak... Önce kocasını, sonra kardeşini kaybetmiş, oğlu hapse düşmüş, kızı bu acılar yüzünden çıldırmış, terörün kavurduğu Hakkarili Ayşe’nin bir sözü. “Yürek gelin bohçası değil. Ortaya saçacağın, herkese gösterebileceğin bir bohça değil yürek...” 

    Yakıyor içimi bu söz, beynime kazınıyor, Hasan Cemal’in ‘Barışa Emanet Olun’ kitabında... Hasan Cemal’le röportaja giderken kulağımda çınlayıp duruyor Ayşe’nin bu sözleri. Aslında kitap Kürt meselesini öyle derin ve açık anlatıyor ki, benzer yüzlerce söz var. Ama Ayşe’ninki bir başka, zira herkes o bohçayı biraz açmalı ki, bir çözüm bulabilelim. Hasan Cemal’e de ilk sorum bu sebeple; “Siz bu kitabınızda yüreğinizi tam anlamıyla açabildiniz mi? Biraz önce Şırnak’tan bir haber daha geldi. İki askerimiz şehit olmuş, üç PKK’lı ölmüş... Biz nerede hata yaptık? Niye kardeş kardeşi vuruyor?” oluyor. 

    Anında veriyor cevabı, özeleştirisiyle; “Kürt sorununu anlayabilmen için yüreğinde hissetmen lazım. Bir ölçüde hissetmeden olanları anlaman çok zor. O zaman çözümü hiç düşünemezsin. Ben Kürt sorununu bir ölçüde hissettiğimi sanıyorum. Onun için de bir ölçüde anladığıma inanıyorum. Ve bu geldiğim noktada da barış için koşulların oluştuğuna inanıyorum. Çekilen acılar çok ve bu sorunlara müthiş yabancı kalmış bir Türkiye medyası var yıllar yılı... Bunların içinde bir dönemin sorumlularından biri de benim!” 

    Şaşırıyorum, bu kadar açık bir özeleştiri beklemiyordum. O biraz geçmişe gidiyor; “Kürtlerin acılarını biliyordum ama bu kadar derine gittiğini anlatamadım bir gazeteci olarak. PKK’ya ve Kürt meselesine bakışında devleti insan hakları açısından hep eleştirdim. Cumhuriyet Gazetesi’nde de bunu yaptık. Ama bir de göremediğimiz ve bazı nedenlerle belki görmezden geldiğimiz olaylar var. Biz 12 Eylül döneminde sol aydınlara askeri yönetimin çektirdiklerini gördük ve onlara sahip çıktık. Ama Kürtlerin acılarını ne yazık ki yeterince göremedik. Bu acılara çok az eğildik. Bunun da temelinde yatan, o milliyetçi damar ve askeri vesayet sistemini kabullenmiş olmaktı...” 

    Baskıya çaresiz razı olduk...

    O tarihlerden bir de örnek veriyor. Cumhuriyet’te genel yayın yönetmeniyken başından geçen bir olayı aktarıyor; “1984’te PKK’nın ilk eylemlerinden sonra bölgeden fotoğraflar koyduk gazetenin birinci sayfasına. Fotoğraflarda arama yapılırken ellerini başlarının üzerine koymuş köylüler vardı. Eski Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay, o zaman 1. Ordu Komutanı’ydı. Beni çağırdı, ‘Bir daha bunu yaparsan, gazeteyi kapatırız’ dedi. Biz o baskıya çaresiz razı olduk! Çünkü Kürtler bölücüydü! Bir yerde medya böyleydi o dönemde. Kürt sorunu, demokrasi ve rejim konularında ciddi bir cehalet içindeydi. Ve devletin, özellikle askerden kaynaklanan baskısını da hiçbir şekilde kıramadık. ” 

    Bunları söyleyen 2003’te yayımlanan ‘Kürtler’i yazan bir gazeteci! Konuya en cesur yaklaşan meslektaşlarımızdan... Devam ediyor, kendinden yola çıkarak, yine kolay kolay kimsenin itiraf edemeyeceği bir cümleyle; “Benim Kürt sorununu fark etmeye başladığım dönem 1980’lerdir. Yani PKK’nın sahneye çıkmasıyla birlikte benim de dikkatim Kürt meselesine her geçen gün daha fazla döndü... Ama derinlemesine anlamaya çalışmam 1990’ların başından itibarendir. Zira bölgeye o dönemde sıkça gitmeye başladım, Kürtlerle haşır neşir olup, onları dinlemeye başladım.” 

    Dinledikçe, gördükçe anlaşılıyor acılar... Bu acıları, dertleri, çözümsüzlükleri dinleye dinleye, göre göre gelmiş bu noktaya Hasan Cemal. Artık ‘terörist’ demiyor, PKK’lı ya da gerilla demeyi tercih ediyor. Asla şiddet yanlısı olmadığını üzerine basa basa tekrarlayarak. “PKK diye bir örgüt varsa bu Kürt sorununun bir sonucudur” diyor. Kızdınız mı? Kızmadan önce en az onun kadar acıların bölgesine gidin, görün, dinleyin... Haydi bu kadar zahmete de gerek yok, alın ‘Barışa Emanet Olun’ kitabını... Dört oğlunu dağda kaybetmiş Hayriye Ana’nın kitabın isim anası olduğunu bilerek... Sonra hâlâ kızabiliyorsanız kızın!

    -Kitabın girişinde Hakkarili Ayşe’nin bir öyküsü var. Diyor ki, “Yürek gelin bohçası değil. Ortaya saçacağın, herkese gösterebileceğin bir bohça değil...” Ama yine de yüreğini açıyor. Siz Kürt meselesinde yüreğinizi açabildiniz mi? 

    Kürt sorununu anlayabilmek için yüreğinde hissetmen lazım. Yaşananları yüreğinde hissetmeden olanları anlaman çok zor. O zaman çözümü hiç düşünemezsin. Çünkü cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Kürtlerin yaşadığı acılar var. Neden peki? Çok basite indirgeyerek şunu söyleyebilirsin; “Ben Kürdüm” diyor. Devlet diyor ki, “Hayır sen Kürt değilsin!” “Ben Kürdüm ve benim dilim Kürtçe’dir” diyor. Devlet diyor ki, “Hayır Kürtçe diye bir dil yoktur!” “Ben Kürdüm, Kürtçe diye bir dilim var ve bu dilimi öğrenmek istiyorum” diyor. Devlet diyor ki, “Hayır Kürtçe diye bir dil yok ve bu dili öğrenemezsin, yasak!” “Ben Kürdüm ve çocuğuma Kürtçe isim koyacağım” diyor. Devlet diyor ki, “Hayır koyamazsın!” 

    -Diyarbakır’da konuştuğum bir genç, “Beni anam Kürtçe ninniyle büyütmüş. İnkar mı edeyim? ‘Et’ dedi devlet!” demişti. “İyi ama Kürtçe artık serbest. Silahların susması için ne lazım?” diye sorduğumdaysa şöyle yanıtlamıştı; “Bu topraklarda uzun yıllar insanlara ana dilini yasakladılar. Analarımız fırından ekmek alırken bile Kürtçe, ‘Jimınra bı nan bıde bı Turki’ derdi. Yani ‘Bana bir ekmek ver ama Türkçe diyorum!’ Böyle bir yasak olabilir mi? Çok acı çekildi, çok baskı oldu. 15-20 yıl OHAL ile yaşadık. Devlet bizi anlamalı!” O gün anlamıştım ki 30 yıldır birikmiş bir hesap bu... Peki Kürt meselesini Türkler ne kadar biliyor? En okumuşundan en cahiline kadar Türkler, Kürt sorunu deyince ne anlıyor? 

    Bunu kitapta da yazdım... Bence Kürt sorununu bilen ve yüreğinde hisseden Türkler bu ülkede hâlâ küçük bir azınlığı oluşturuyor. Büyük çoğunluk bilmediği ve hissetmediği için de Türkiye’yi kanatan bu sorunda çözüm için gereken ağırlığı yaşatamıyorlar. Peki bu sadece Türklerin kabahati mi? Bu da meşru bir soru. Çünkü Türkler bu ülkenin tarihten gelen birçok temel sorununda olduğu gibi Kürt meselesinde de karanlıkta tutuldu. Devlet bunu bilinçli olarak yaptı. Okulda, üniversitede böyle bir sorundan habersiz kuşaklar yetiştirildi. Ben de onlardan biriydim. Herkese öyle bir Türk milliyetçiliği aşısı yapıldı ki, Kürtlerin varlığı, dili, kültürü, her şeyi onca zaman inkar edildi. Tersini söyleyenler baskı gördü, hapislere atıldı, vatan haini ilan edildi. İşte bu yüzden Kürt meselesini anlamak için bu çekilen acıları yüreğinde hissetmen lazım. 

    -Ama Ankara’dan, İstanbul’dan oralara gitmeden bu anlaşılamaz, yazılamaz. O bölge buralardan bakılıp doğru değerlendirilemez...

    Kesinlikle masa başında, oturduğun yerden öğrenilecek bir sorun değil bu. Gideceksin, Kürtlerle konuşacaksın, onlarla çay kahve içeceksin, bodur kürsülere oturup dinleyeceksin onları... Onlar da sana güvenecekler ve açılacaklar. Birinci adım bu. Bu meseleyi hissetmek lazım. Ben bir ölçüde hissettiğimi sanıyorum, onun için de bir ölçüde anladığımı sanıyorum. Bu geldiğim noktada da, artık barış için koşulların olgunlaştığına inanıyorum. 

    -Ama iki şehit haberi daha geldi bugün... 

    Maalesef bu haberler sürekli geliyor. PKK kurşunuyla ölen hamile kadın ve iki çocuğu... Siirt’teki dört kadının ölümü... Bunların hepsi birer trajedi. Ama bu topraklar artık trajediye doydu. Bugün şiddet tırmanıyor da olsa, yarın Kuzey Irak’a, Kandil’e dönük kara operasyonu da olsa, eninde sonunda masaya oturulacaktır. Çünkü bu devlet artık Kürt realitesini, yani ‘Kürtler vardır, Kürtçe vardır’ realitesini kabul ettikten sonra, PKK realitesini de görmüş ve kabullenmiş durumda. Bunun da kanıtı geçtiğimiz günlerde internet ortamına düşen ve benim de kitabımın sonunda yer alan, devletle PKK arasındaki Beşinci Oslo Buluşması’nın zabıtlarıdır. Orada biz, bir tarafta PKK’nın temsilcilerinin, öbür tarafta devletin, MİT’in müsteşar yardımcısının ve “Ben Başbakan’ın özel temsilcisiyim” diyen şimdiki MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın oturduğunu ve karşılıklı müzakere ettiğini görüyoruz. Siz bu müzakerelere istediğiniz kulpu takabilirsiniz. Ama bu müzakerelerin PKK temsilcileriyle devlet temsilcileri arasında olması çok önemli. Bu Türkiye’de barışın koşullarının olgunlaştığını gösterir. Eninde sonunda yine masaya oturulacaktır. Silahlar susacak, siyaset konuşacaktır. Başka çaresi yok. Önemli olan bu yolu kısaltmaktır. Bu yolu ne kadar çok kısaltabilirsek, o kadar az kan dökülür, o kadar az acı çekilir. 

    -Sizin bu kitabı yazarken içinizi en acıtan hikaye hangisi olmuştu? 

    Benim hakikaten unutamadığım çok şey var. Mesela bu kitabın girişine koyduğum Çukurca’nın Kavuşak Köyü’nden devlet zoruyla Hakkari’de bir gecekonduya göç eden Hizu Teyze’nin hikâyesi... Bu kitabı ona ithaf ettim. Çünkü ben Sümbül Dağı’nın eteklerinden Hakkari’yi seyrederken geldi kolumu tuttu, “Yaz evlat” dedi, “Biz barışa susamışız! Dağdaki gerilla da, asker de bizim çocuklarımız. Barışa sahip çıkın, mahkumları affedin!” Öbürü 2006’da Bilgi Üniversitesi’nde yapılan Türkiye’nin Kürt Sorunu Konferansı’nda, ki o üniversite çatısı altında yapılan ilk Kürt konferansıydı, avukat Rojbin Tugan’ın konuşmasında yer alan Hakkarili Ayşe’nin hikâyesi... Ya da kitaba adını veren Hayriye Ana... Hayriye Ana’yı ben 2009’da Diyarbakır’da Kervansaray Oteli’nin avlusunda tanıdım. Cengiz Çandar’la CNN Türk için ‘Tecrübe Konuşuyor’ diye bir program yapıyorduk. Program bitti, beyaz yemenili yaşlı bir kadın bana sarıldı, Kürtçe bir şeyler söyledi, anlamadım ne dediğini. “Barışa Emanet Olun” diyormuş. Sonra etrafımdakilerden öğrendim ki Hayriye Ana’nın dört oğlu dağda ölmüş.

    -Barışa emanet olun, ne büyük söz...

    Öyle... Bir başkası, ilk Kürtler kitabımdaki Felat Cemiloğlu hikâyesidir. Onu da kitabın girişine koymuştum. Cemiloğlu, 12 Eylül askeri yönetimi sırasında Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde çektiği acıları anlatırken kendisine nasıl dışkı yedirildiğini, hapishaneden çıkar çıkmaz dişlerinin hepsini nasıl çektirdiğini, nasıl yemek yiyemediğini anlatmıştı... “Genç olsam dağa çıkardım” diyordu. Onun hikâyesi de başlı başına bütün bir Kürt sorununu çerçeveliyor. Çekilen acılar çok ve bu acılara müthiş yabancı kalmış bir Türkiye basını ve medyası var yıllar yılı. Bunların içinde bir dönemin sorumlularından biri de bendim. 

    -Niye öyle diyorsunuz? Mesela neyi yapabilecekken yapmadınız?

    Cumhuriyet Gazetesi’ni yönetirken Kürtlerin acılarıyla ilgilenmedim değil ama bu kadar derine gittiğini bilmiyordum. Bu kadar derine gittiğini anlatamadım gazeteci olarak.

    -İlk ne zaman gitmiştiniz Güneydoğu’ya? Ya da bu meseleyi ilk fark edişiniz ne zaman oldu? 

    Tabii ki her zaman Kürt sorunuyla ilgili antenlerim açıktı. Ama doğrusunu istersen Kürt sorununu esas fark etmeye başlamam 1980’lerdir. PKK’nın sahneye çıkmasıyla birlikte benim de dikkatlerim Kürt meselesine her geçen gün daha fazla döndü. Ama esas Cumhuriyet’in genel yayın yönetmenliğinden ayrıldığım 1992 yılı başlarında tamamen serbest kalınca, çok sık bölgeye gidip Kürtlerle haşır neşir olup, onları dinlemeye başladım. Yani esas Kürt meselesini yüreğimde hissetmeye, derinlemesine anlamaya çalışmam 1990’ların başından itibarendir. 

    -Peki Kürt meselesiyle ilgili yazmak isteyip de yazamadığınız çok şey oldu mu?

    Yazamadığım bir şey yok. Öyle düşünüyorum... Ben 1980’lerde ne olduğunu bir yerde bilmiyordum zaten. 1990’larda yazmaya başladım. Bazı şeyleri yazmamış olabilirim, itiraf ediyorum. Ama ben kendi içimi önce Kürtler kitabımda döktüm, aradan 8 yıl geçince de Barışa Emanet Olun’da ne varsa, ne düşündüysem, ne hissettiysem, Kürt meselesi nedir, ne değildir, bir kez daha kendi içimden, yüreğimden geldiği gibi yazdım. 

    -Diyarbakır Cezaevi’nde olanları duyduğumda inanamamıştım, nasıl bu kadar acımasız olunabileceğine... Hâlâ da aklım almıyor... 

    Öyle... Akıl alır gibi değildi. Sonra binlerce faili meçhul cinayet var.

    -17 bin 500 deniyor... 

    Değişiyor rakam ama 17 bin 500 genel kabul gördü. Ciddi bir sayı bu. Korkunç bir şey. Öbür tarafta devlet 800 bin ila 1 milyon insanı evsiz bıraktığını söylüyor. Yani zorla göç ettiriyor... Resmi rakam bu. Kürtlerin verdiği rakamlara göre, 1980’lerin sonundan itibaren 3 bin 500 köy ve mezra boşaltılıyor. 2 milyon, 3 milyon insan kendi köklerinden koparılıyor, evleri barkları yıkılıyor ve bunlar büyük şehirlere işsiz kitleler halinde geliyor. Ve bununla birlikte PKK da şehirlere kök salmaya başlıyor. 

    -Şunu insan bir an düşünse, beni evimden çıkarsalar ve “Çoluğunla çoğunla bu gece evini terk et” deseler... Nereye gider insan bir günde, evini, bağını, bahçesini, hayvanını bırakıp?

    İşte, 2 milyon, 3 milyon insan bu şekilde göç ettiriliyor. Hissetmek bu zaten. Neden dağa çıktılar diye düşünmek. 

    -Karayılan, 2009’da Kandil’de yaptığınız röportajda size, “Biz dağa piknik yapmaya çıkmadık” diyor... 

    Evet. İşte bunu düşünmek gerekiyor.

    PKK şiddete başvurmasaydı Kürt realitesi tanınmazdı

    -PKK’lılara bakıyorum, çoğunluk hep temiz yüzler, onları bir türlü şiddetle bağdaştıramıyorum. Ben hiç şiddet yanlısı olmadım, mutlaka başka bir çözüm olmalı diye düşünürüm, o yüzden bunu anlayamıyorum... 

    Ben de sevmem silahı, şiddeti. Ama “Biz bu şiddeti ve silahı kullanmasaydık, Kürt realitesini devlet tanımazdı Türkiye’de” diyorlar. Bunda gerçek payı var...

    -Çok fena değil mi bu?

    Ben de aynı kanıdayım. Şiddet ve silah çok fena... Ama şiddet ve silaha başvurmasaydı PKK, Kürt realitesi tanınır mıydı diye sorduğun vakit, hepimizin geldiği nokta şu; tanınmazdı! Bu Güney Afrika’da da var, İrlanda’da da var, Bosna’da da var. Acı çekmeden insanlar olgunlaşamadığı gibi, toplumlar da olgunlaşamıyor. Olgunlaşamadığı için de barış fikrine gelemiyoruz. Acı çektikçe insanlar düşünüyor, o acılar insanları olgunlaştırıyor. Sonra da o acıların esiri olmadan yola çıkarsan barışı yakalıyorsun. Bu yüzden diyorum ki, artık Türkiye’de barış koşulları olgunlaştı..

     

     

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, Türkçe karakter kullanılmayan ve kişilik haklarını hiçe sayan yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yorumlar
    Diğer Haberler
  • O manzaralar içimizi sızlatıyordu06 Ekim 2012 Cumartesi 12:50
  • Sucuk ve Salamı karıştıramayacaklar06 Ekim 2012 Cumartesi 12:48
  • 56 yaşındaki ev hanımının yaptığı pes dedirtti!06 Ekim 2012 Cumartesi 12:47
  • Şehit yakınlarına internet indirimi06 Ekim 2012 Cumartesi 12:39
  • Bir top mermisi daha düştü!06 Ekim 2012 Cumartesi 11:51
  • Bisküvi kutusundan tarih çıktı06 Ekim 2012 Cumartesi 10:58
  • Nevşin Mengü rövanşı böyle aldı!..06 Ekim 2012 Cumartesi 10:56
  • Bu haberi okumadan yola çıkmayın06 Ekim 2012 Cumartesi 10:40
  • 4+4+4ün gerekçeli kararı Resmi Gazetede!06 Ekim 2012 Cumartesi 10:39
  • Başbakan Erdoğanın arıyla imtihanı!06 Ekim 2012 Cumartesi 10:37
  • Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Aydın Post | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0256.226 61 64 | Faks : 0256.226 61 64 | Haber Yazılımı: CM Bilişim