Ülkemizde yaşayan insanlarımızın yekpare/homojen olmadığında sanırım hemfikiriz.
Zaten insanlık tarihinde yaşanan savaşlar ve göçlerin yarattığı sirkülasyon, küçük topluluklar hariç homojen/yekpare toplum bırakmamıştır.
Medeniyetlere beşiklik etmiş Anadolu coğrafyası da insan sirkülasyonundan daha çok etkilenmiştir.
Bin küsur yıldır biz Türklerin egemenliği altında olan bu coğrafyada gerek eskiden beri bu topraklarda yaşayan topluluklar, gerek bu coğrafyada kurulan Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğunun tebaası durumunda bulunanlar, yekpare olmadıkları ve idaresi altında yaşadıkları devletler tarafından asimilasyona da uğramadıkları için toplumda, değişik ırk, din sahipleri ve mezhepler yaşama imkânı bulmuştur.
Günümüzde de ülkemizde bu çeşitlilik sürmektedir.
Bugün bu çeşitliliğin üstüne siyasi, felsefi ve sosyolojik farklılıkları da ilave etmemiz gerekmektedir.
Çünkü, aynı din mensupları arasında mezhebi farklılıklar, aynı ırk arasında farklı felsefi ve siyasi ayrılıkların varlığı da bilinen bir olgudur.
Devletler var olan çeşitliliğe göre adil ve haklara dayalı yönetim sergilemiştir.
Modern devletlere geçildiğinde, tebaanın ve kulların yerine vatandaşlık kavramı almıştır.
Anadolu, medeniyetlere beşiklik eden bir coğrafya olduğu ve İslam olmadan önce bu topraklarda yaşayan nüfusun Cumhuriyet dönemine kadar hatırı sayılır bir kısmının Hristiyan olması ve Cumhuriyet dönemine kadar varlıklarını sürdürmesi hepimizin bildiği bir şey.
Milli Devlet olmamızdan sonra, Cumhuriyet döneminde yapılan mübadele/değişimlerle ülkemizde yaşayan nüfusun kahir ekseriyeti Müslüman olarak tanımlanmış ve öyle kabul edilmiştir.
Ancak Anadolu'da yaşayan insanların %99’unun Müslüman olarak kabul edilmesi, toplumu homojen kılmamıştır.
Neden?
Çünkü insanları birbirinden farklı kılan sadece dini aidiyetleri değildir.
İnsanları birbirinden farklı kılan; mezhebi, etnik, siyasi, felsefi vb. sebepler vardır.
Bütün toplumlar gibi, bu coğrafyada yaşayan insanlar da bu çeşitlilikten nasibini almıştır.
Modern zamanlarda var olan milli devletler, iletişim ve ulaşımın hız kazanmasıyla birlikte, öncelikle ticari anlaşmalarla oluşan ülkeler arası kanunlar, daha sonraları insan hareketliliğinin doğurduğu sonuçlar ve iki dünya savaşından sonra oluşan nüfus çeşitliliği, kişi haklarına dair yasalar hazırlanmasını gerekli kılmıştır.
Çıkarılan bu yasalar, uluslararası olması bakımından, ülkelerin iç hukukunun üstünde bir statüye sahiptir.
Bütün bunları niye mi yazdım?
Şu sebeple; ülkemizde yaşanan en büyük sıkıntı, toplum bilincine sahip olmamamızdan kaynaklanmaktadır.
Toplumumuzda var olan, her sosyolojik grup, diğerlerinin haklarını görmezden gelme, yok sayma gayretindedir.
Biraz daha güçlü olanlar, diğerinin varlığını kabul etse bile, tahakküm altına almak eğilimindedir.
Cumhuriyet tarihimiz boyunca, dünyanın geldiği çok kültürlü duruma yönetim olarak ayak uyduramamaktayız.
İktidarı eline geçirenler, diğerlerini tahakküm etmeyi hakları saymaktadır.
Bir türlü çoğunluktan, çoğulculuğa geçemiyoruz.
Ülkemizin sağcısından solcusuna, devrimcisinden ülkücüsüne, milliyetçisinden liberaline, moderninden muhafazakârına, İslamcısından laikine hepsi iktidar olduklarında benzer tavır sergilemekte, yönetmek yerine tahakküm etmeyi tercih etmektedir.
Bu sebeple, her grup kendi içinde katılaşmakta, esnekliği zaaf olarak görmektedir.
Bu gruplar içinde demokrat tutumu önceleyenler, yalnız kalmak ve mahalle baskısından korktukları için bağımsız hareket edememektedir.
Bugün, siyaset dünyamızda yaşanan tıkanmanın sebebi, bireylerin özgür davranma iradelerinin önüne geçen kimlik baskısıdır.
Her grup, birbirine benzeyerek ötekiler üzerinden korku üretmekte, kutuplaşmada, kendine yakın olanı tercih ederek güvenlik alanı oluşturmaktadır.
Bu tespitlerden sonra diyebilirim ki;
bizim, kimliklerine, bir arada yaşama ve hayatlarımızı kolaylaştırma konusunda önder olacak cesur yüreklere ihtiyacımız var.
Bu cesur yüreklerle, kimliklerimizi inkâr etmeden, toplum olmak, bir arada yaşamak ve bütün kimliklerin üstünde yeni “Bizi, üst kimliği" oluşturmamız gerekmektedir.
Bunun için, öncelikle alışkanlıklarımız ve korkularımızdan kurtulmalıyız.
Özellikle alışkanlıklarımızı terk etmek, çok önemlidir.
Sağlıklı bir siyasi düzen, kimlikler üzerinden kavga etmekten değil, bütün renk ve kokularımızla, toplum olmak, vatandaşlık aidiyetine dayanan ve “Biz” olmayı başardığımızda elde edilebilir.
Son olarak, “Biz” olmak için sıklıkla “Dış düşman üretmeye, toplumu Beka sendromu” yaşatmaya hiç gerek yoktur.
Tarihten bugüne süregelen, sahte ve sığ “Milli Birlik beraberlik” söylemlerine de gerek yoktur.
Zaten insanlarımız bütün zor zamanlarda ortak bilinçle hareket etmiştir.
Çerçevesi doğru tanımlanmış, rızaya dayalı, haklar ve ödevler tanımı birliğimizi güçlü kılacak en önemli faktördür.
İnsanlarımızı toplum olmaya gidecek yolu gösterecekler, elbette ait oldukları sosyolojik kesimlere rağmen inisiyatif alan cesur yürekler olacaktır.
Türkiye toplumu bir an evvel, cesur yüreklerini içinden çıkarmalıdır ki, farklılıklardan kaynaklı çatışmaların derinleşip daha ileri boyutlara taşmasın, kamplaştıran ve oradan beslenen siyasetçilerden ve siyasetten kurtuluşumuz mümkün olabilsin.