Bir ülkeyi yıkan savaşlar değildir, o millet geleceğine dair umut ve yaşama azmini yitirdiğinde kendiliğinden yenik düşer ki, bir milletin çöküşünü başlatan da yenik düşmeden önceki bu sessizliğidir.
Sessiz çoğunluk olarak tanımlanan günümüz organize olmayan insanlarının, yaşanan kriz nedeniyle midir yoksa güven eksikliğine bağlı bir durum mudur genelinde geleceğe dair bir moral çöküntüsü, bir yorgunluk havası var.
Biz bunları yazılarımıza verilen iyi ya da karamsar tepkilerde de görebiliyoruz. Bazı dostlarımız, “yazıyorsunuz ama bir şey değişmiyor”,tepkisini verirken bazıları da derin bir ümitsizlik duygusuyla “seçmen oyunu verirken gerekli hassasiyeti göstermezse siz ne yapabilirsiniz,” diyor. Bazıları da klasik yılgınlığın bir sonucu “bu düzen değişmez,” demekle yetiniyor.
Karamsar bir ruh hali bu.
Hepsinde duyulan tepkilerin özünde haklı olarak karşı taraf yani millet de seçimlerde ve sonrasında gereğini yapmıyor, tepkisi yatıyor.
Doğrudur.., Seçmenin görevi oy vermekle bitmez,asıl sorumluluk seçimlerden sonra verdiği oyun yerinde kullanılıp kullanılmadığını denetlemektir.İcraatını beğenmediği vekili,başkanı,encümen üyesini bir sonraki seçimde değiştirmektir.
Ama sorun şudur: Seçim 5 yılda bir yapıldığından denetimin gecikmeli ve toptan yapılmakta olmasıdır ki, oylarını yüzde 90 duygularına göre belirleyen toplumlarda hatalar,kusurlar zamanla unutulabiliyor ve gerçeklerin yerini duygular alabiliyor.
Günümüzde artık seçimlerde üstünlük dijital platformlardadır ve bu anlamda en etkili denetleme sosyal medya ve TV kanalları aracılığı ile yapılmakta, onları gazeteler ve youtube benzeri görsel mecralar izlemektedir.
Bunun dışında harcamalar hakkında usulüne uygun şikayetler, yasa gereği bilgi edinme, gerektiğinde kararlara hukuki yollarla itiraz kültürü ne halkta ne de sivil toplum kuruluşlarında var.
Hâlbuki demokratik yönetimlerde muhalefet işin olmazsa olmazdır, iktidarları hataya karşı diri tutmasından dolayı eskiler, “eğer düşmanın yoksa paranla kendine düşman edin”,demişlerdir.
O nedenle eğer seçmen ya da muhalefet denetlemezse ister belediye başkanı ister milletvekili ister muhtar veya encümen üyesi olsun seçilmişler başına buyruk hareket ederler ve millete hesap verme gereği duymazlar..
Kaldı ki, bir toplumda yöneticilerden hesap sorma geleneği yerleşmemişse,bizden olanı işe alma, ihale kıyağı ve kayırma gibi keyfi işler ve harcamalarda yol,yöntem tanınmaz, milletin parası çarçur edilir ve bu eylem alışkanlık haline gelir..
Bunun bir sonucu devlet ya da kurum ekonomik olarak çöker, ülkede işsizlik artar,bir milletin en önemli gücü beşeri sermayesi gençlerin gözleri dışarıda olur ki,Ülkemizde birinci sorun içeriği sorunlu diploma bolluğu ise diğeri de,tecrübe ve ihtisas isteyen işlerde torpilli niteliksizlerin çalışıyor, olmasıdır.
Bu durum ve adilliği su götürür sözlü sınavlar yalnız toplumdaki eşitlik inancını yok etmekle kalmaz kamu kurumlarında verimsizliğin bir göstergesi “bu gün git yarın gel” demek yaygınlaşır.
18-25 yaş aralığı kayıtlı genç işsiz oranı 2026 TÜİK Şubat verilerine göre yüzde 15,8’dir ve orana “iş bulmaktan umudunu kesenler ya da bir nedenle çalışmak istemeyen “ev genci” olarak tanımlanan kitle de eklendiğinde oran yüzde 25’lerin de üzerine çıkar.
Şüphesiz bir ülkenin sosyal dengelerini ve gelişmesini olumsuz yönde etkileyecek durum bu..
Zira yaklaşık 20 milyon bu genç işsizler ordusu hem ülke ekonomisi adına büyük bir kayıptır hem de bir yanardağ gibi sosyal patlamaların yaşanabileceğinin habercisidir.
Şayet insanlar adaletin çiğnenerek mağdur edildiklerini hissetmelerse gerek çevresine gerek sisteme olan güvenlerini yitirirler ve bunun sonucunda toplumlar enerjilerini ve geleceğe dair ümitlerini kaybederek içlerine kapanırlar.
Bu durum bir ülke için en büyük tehlike...
Çünkü bu tür suskunluklar insanların dengesini bozan ruhsal çöküntü anlarında yaşanabileceği gibi ülkelerin yenilgiyle sonuçlanan savaşlar sonrası tükenmişliklerde ya da ekonomik krizler ve benzeri insanlığın açlık ve kıtlıkla yüzleştikleri dönemlerde görülür.Toplumları saran bu ümitsizlik dönemlerinde can suyu verenlerse politikacılar değildir,yazarlardır,şairlerdir.
Nasıl ki, Oğuz Atay millete ölümsüz romanı Tutunamayanlar’da anlatamadığı özüne yabancılaşama, toplumsal uyumsuzluk benzeri duygularını tuttuğu “Günlük” aracılığı ile anlattıysa Mehmet Akif de milletin Balkan Savaşı sonrası tükenmişlikten kurtuluşu için şiiri aracı yapmıştı.
Bir farkla:
Oğuz Atay’ın Günlüğü dünyaya değil, kendi içine yöneliktir. Eylem değil kendi olma çabasıdır. Çünkü onu günlük yazmak zorunda bırakan toplumsal değil varoluşsal bir sıkışmışlıktır.
Velhasıl bir ülkeyi yıkan savaşlar değildir,o millet geleceğine dair umut ve yaşama azmini yitirdiğinde kendiliğinden yenik düşer ki, bir milletin çöküşünü başlatan da yenik düşmeden önceki bu sessizliğidir.