• BIST 95.734
  • Altın 271,249
  • Dolar 5,5633
  • Euro 6,1703

    Siyaset Hayatımızda Ne Kadar Lazım?

    15.07.2019 08:45
    Ali İhsan Dilmen / Müsvedde Düşünceler

    Ali İhsan Dilmen / Müsvedde Düşünceler

     

    Hayatına anlam arayışında olan insan değişik tercihlerle yaşadığı duygusal boşluğu doldurma telaşındadır.

    Hayatına anlam arayan insan için, en büyük tehlike siyasettir diyebiliriz.

    Siyaset, tarafları olan bir sosyal iştir.

    Bu yönüyle siyaset, öteki üretme potansiyeline sahiptir.

    Siyasetçiler kurduğu ilişkiler üzerinden fazlasıyla ötekileştirişi dil kullanmakta, varlığının meşruiyetini rakibini kötülemekte aramakta ve bu yönüyle de insanlık için tehdit oluşturmaktadır.

    Siyaset, bizi kör olma tehlikesiyle tehdit etmektedir.

    Siyasetin buyurduğu söylemler, bizi hakikate karşı sağırlaştırma riski taşıyor.

    Şöyle ki, siyasetçi bizim için dost ve düşmanımızı belirler ve bunu kabullenmemizi öğütler.

    Gerçekte çok insani bulduğumuz ve dostluğunu önemsediğimiz insanları, siyaset üzerinden ötekileştirildiğimizi fark etmemiz bile mümkün olmayabilir.

    Elimizde yeterli bilgi ve belge olmadan, siyasetin "şeyhleri" tarafından oluşturulan söylemlerle, işin hakikati nedir? diye sormadan kul hakkını ihlal ederiz.

    Siyasetin "Şeyhlerinin" işaretiyle hainliği ve hainleri tanımlamaya başlarız.

    Hatta bununla kendimizi vazifeli sayarız.

    Böylesi tehlikeleri bünyesinde barındıran yönüyle siyaset, denetlenmesi gereken bir müessesedir.

    İnsanlık, devleti inşa ettikten sonra toplum adına yönetmek için oluşturulan bu aygıtı denetlemek için siyaset kurumu ve seçimleri de bulmuştur.

    Denetlenmek istemeyen devlet organının, yine denetlenmekten kaçan siyasetçilere teslim edilmesi toplumlar için felaket sebebidir.

    Bu sebeple, siyasette irade teslimiyeti, sürekli denetime açık ve hesap verebilir şekilde olmalıdır.

    Bunun için siyaset "İman meselesi" olarak görülmemelidir.

    Siyasetçinin kendini bir makamın ve inancın temsilcisi görmesi sıkıntılıdır.

    Bu zaviyeden baktığımızda, siyasetçinin ümmet veya başka insan toplulukları adına konuşma hakkını, liderin kendisi ve mensubu olduğu partinin uhdesinde görmesinin izahı zordur.

    Bir inanç mensubu olmak ve yaptığı işlerde o inancın faydalarını gözetmek başka, o inancın temsilcisi olduğunu iddia etmek başkadır.

    Son günlerde siyaset dünyamızın gündeminde konuşulan ümmetin birliği veya bölünmesi üzerine yapılan tartışmaları doğru zeminde tartışmak gerekir.

    Ümmetin birliği peygamberimizin ebedi aleme irtihalinden sonra hep tartışma konusu olmuştur.

    İslam tarihinin ilk dönemlerinde, buna "Dört halife devri" deniliyor.

    Bu dönemin sonlarına doğru devleti yönetenler, seçimle gelen seçimle yapılan yönetici seçimini saltanata dönüştürmüş ve iktidarlarını korumak için peygamberin emaneti torunlarını bile "Asi" diye yaftalayarak katletmişlerdir.

    Maalesef İslam tarihi, bu anlayışla saltanatın tasallutu altında oluşumunu sürdürmüştür.

    Ülkemizde seçimler kısmi olarak Osmanlının son dönemlerinde başlamış ve Cumhuriyetle birlikte seçilmiş yöneticiler eliyle devletin yönetilme devrine geçilmiştir.

    Cumhuriyet tarihimizde seçimlerin etkisi elbette yeterli olmamıştır.

    Seçmen yeterli seçme ve seçilme özgürlüğüne sahip değildir.

    Yakın siyasi tarihimiz, partiler arasında yarış hizmet üzerinden değil, değerler üzerinden olmuştur.

    Bir tarafa geleneksel ve kadim değerleri savunan, diğer tarafta batılı değerleri savunan partiler ve partililer.

    Siyasetimizin serencamı, üç aşağı beş yukarı budur.

    Bu kavga içinde üretim, insanımızın üretimden alacağı ve aldığı pay gıdım gıdım yükselerek gelişmiştir.

    Siyasetçiler iktisadi büyümeden ziyade değerler üzerinden toplum kesimlerini ulaşmayı ve manipüle etmeyi tercih etmiştir.

    Zira bu daha kolay gelmiştir.

    Son günlerde konuşulan ve cevap aranan "ümmeti bölüp, bölmeme" meselesini bu zaviyeden bakmakta fayda görüyorum.

    Değilse, ümmetin liderliği talep edilebilir ama bu siyasi gücü elde etmek kolay değildir.

    Yani bu noktada ittifak sağlamak hayli zordur.

    Güçlü ve böyle bir hedefi önceleyen Türkiye, geçmişten getirdiği referansla bunu arzulayabilir ancak bunu elde etmek kolay olmayacaktır.

    Ayrıca ülkemiz sosyolojisi bunu talep ediyor mu?

    Bu sorunun cevabını tereddütsüz evet diyemeyeceğimiz aşikar.

    Durumumuz bu ise, parti içinde yaşanması muhtemel ayrışma için "Ümmetin Bölünme" riskini ve bunun vebalini parti politikalarını eleştirenlere yüklemek hakkaniyete uygun değildir.

    Türkiye'de özellikle, iktidar partisinde çözüm, partide demokratik değerlere dönmektedir.

    Yönetim ve parti içi seçimlerde demokrasiyi işletmemek parçalanmayı tetikleyecektir.

    Birliğin yolu, parti içi demokrasiyi her kademede işler hale getirmektir.

    Siyaset, yönetmeye talip olmalıdır.

    Tahakküm zorba yönetimlerin tercihidir.

    Siyasetimizin birinci sorunu budur.

    Çözüm demokrasi, hukuk, adalet, üretim ve yaşam kalitesini yükseltmektedir.

    Bunu elde etmenin yolu, partililerin yönlendirilen yerine yönlendiren olmayı tercih etmesinde.

    Kısacası, hiçbir parti yöneticisi partiliyi, elde bir olarak görmemelidir.

    Aydınpost ANDROID'de TIKLA YÜKLE!   Aydınpost APPSTORE'da TIKLA YÜKLE!

    Bu yazı toplam 2104 defa okunmuştur.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Aydın Post | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0256.226 61 64 | Faks : 0256.226 61 64 | Haber Yazılımı: CM Bilişim