Şehit ateşi düşer mi, düşürülür mü?

Abone Ol

Merhaba dostlar,

Öncelikle geçmiş Ramazan bayramınız kutlu olsun.

Aslında bu yazımda ‘’Ah!.. Nerde o eski bayramlar…’’ diye başlayan, çocukluk zamanlarımıza ait bayramların tatlı hüznünü yazmak isterdim.

Çocuk avuçlarında tıpkı ilkbahar bahçeleri gibi renk renk tatlanan bayram şekerlerinden, harçlıkların gözü kapalı harcanıldığı lunaparklardan, büyüklere ziyaretlerden ve çoluk çocuk bayram gezmelerinden bahsetmek isterdim.

Ama ne mümkün… Ne mümkün…

Haber bültenlerine bakarsanız ne mümkün

Her gün birkaç şehrimizi gelen

Trabzon’a,

Niğde’ye,

Bitlis’e,

Batman’a,

Edirne’ye,

Ve işte ‘’Aydın’a şehit ateşi düştü’’ haberlerinden sonra.

Şimdi ne yapsın Aydınlı Şehit Orkun Alp Arslan’ın annesi, babası…

Ne yapsın.

Öyle ağlayıvermek çok mu kolay.  Ağlayıp ağlayıp kabul etmek, vatan sağ olsun demek…

Bağrına taş basmak… Bir ömür hiç dinmeyen gözyaşını hiç kesilmeyen ulu ırmaklar gibi içine akıtmak… Çok mu kolay…

Kuru sözler bu duyguları taşıyası değil… Canım Allah’ım sabırların en serini ve en ferahlatıcısını versin Orkun Alp ve bütün şehitlerimizin ailelerine.

Bit tuhaf mevsimlerdeyiz, mevsim köşelerindeki dört mevsime benzemeyen. Gaflet, delalet ve hatta hıyanet içeren…

Belki de böyledir;

HIYANET MEVSİMLERİ

Hadi dağlar kirlendiydi,
Başı dumanlı,
Göğsü çimenli dağlar.
Hadi onca leşi yıkadılardı
Mehmetçiğin kanıyla...
Bağrına taş basıp analar
Hem dağlara,
Hem çakallara ilendiydi.

Ah neyleyim gülüm
Ya o davullar neydi?..
Güm güm yüreğimize,
Aklımıza fikrimize vurulan...
Sonra o resmi zılgıtlar,
Sarılar, yeşiller, allar neydi?…

Hani kurulduydu ya,
Şefkat abidesi mahkemeler,
Yalvar yakar olunduydu ya,
Pişmanız deyin diye…
Meğersem buymuş,
Aslanı kediye boğdurtmak dedikleri...
Meğersem buymuş.
Gafletin… İhanetin...
Utancın ve utanmazlığın adı buymuş.

Hesabınız neydi?
Para mı? Pul mu?
Şan mı? Şöhret mi?
Allah mı? Peygamber mi?
Neydi, Allah aşkına neydi?
Yoksa bu memleket,
Bize cennet,
Size cehennem miydi?..

Şimdi bir deyiverin;
Eli kanlı hainler,
Nasıl yerleşti caddelere sokaklara?
Evine sofrasına nasıl oturdu,
O cefakar cömert halkın.
Yazık gün yüzü görmemiş fukara,
Kimi kör kurşunlara...
Kimi toplayıp pılı pırtısını,
Kucakta emzikli bebeleri,
Ve ellerinden sımsıkı tuttukları
Ayakları yalın çocuklarla,
Diyarı gurbetlere nasıl gitti…

Gayrı şehit haberlerinin,
Olmadığı gün var mı?
Solmadığı bir mevsim var mı?
Tomurcuk güllerin...
En acısı da şimdi bunlar,
Güneşin her gün doğup,
Her gün batması gibi,
Biraz hüzünlü, çokça sıradan.

Ama o ufacık çocuk var ya,
O kahraman şehidin yetimi.
Al bayrağa sarılmış tabutu,
Gösterip arkadaşına;
‘’Bak bu benim babam…’' derken
Sanki kına gecesindeymiş gibi…

Bundan ötesine söz dayanmaz,
Ah neyleyim gülüm neyleyim
Yarın kurulanda divan,
Gök iken biçilenlere,
Bağrı taş olanlara,
Boynu bükük kalanlara
Ne diyelim ah, ne diyelim…

 

Sağlıcakla…

{ "vars": { "account": "UA-18838004-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }