• BIST 98.452
  • Altın 257,476
  • Dolar 5,7023
  • Euro 6,3931

    Sadık Yalsızuçanlar: Tecrübelerin İzlerine Basarak Daha Doğru Yürüyebiliyoruz

    26.06.2019 17:59
    Kitabın Ortası dergisinden Deniz Demirdağ Türk öykücülüğünün kilometre taşlarından biri olan Sadık Yalsızuçanlar ile konuştu, Yalsızuçanlar, insanın insansı hallerini yoğun bir duygu sağanağıyla anlatıyor. Yalsızuçanlar, “Geçmişteki birikim bizim için bugünü anlamada, yansıtmada zaman zaman açıklayıcı ve en azından besleyici bir işlev görüyor.” diyor.
    Sadık Yalsızuçanlar: Tecrübelerin İzlerine Basarak Daha Doğru Yürüyebiliyoruz
    Sadık Yalsızuçanlar: Tecrübelerin İzlerine Basarak Daha Doğru Yürüyebiliyoruz Sadık Yalsızuçanlar: Tecrübelerin İzlerine Basarak Daha Doğru Yürüyebiliyoruz Sadık Yalsızuçanlar: Tecrübelerin İzlerine Basarak Daha Doğru Yürüyebiliyoruz


    Kitabın Ortası

    Deniz Demirdağ

    “İnsanın hayvanî nefsten insanî ruha dönüşebilmesi için mutlaka benlik eğitiminden geçmesi gerekir. Bunun da ancak kâmil bir rehberce yürütülmesi şarttır. Yoksa insan belirli bir ahlaki olgunluğa erişebilir. Ama vahdet bilinci ve ahlakı bakımından son durağa gelebilmesi çok çok zordur.”

    Sizi biraz tanıyabilir miyiz? Yazmaya nasıl başladınız? Ve neden yazıyorsunuz?

    1962 yılında Malatya’da doğdum. Melekbaba İlkokulunu bitirdim. Hidayet Ortaokulu ve Dörtyol Deneme Lisesinden sonra Hacettepe Üniversitesi Türkoloji bölümünü bitirdim. Bir süre yayıncılık ortamında bulundum, ardından üç buçuk sene Sivas’ta ortaokul ve lisede öğretmenlik yaptım. Sonrasında TRT’ye yapımcı olarak girdim. İlk olarak İzmir Televizyonunda ardından TRT Ankara Televizyonunda çalıştım. Emekli oldum ve belgeseller çektim. Çeşitli özel kanallarda canlı yayınlar yaptım. Öykü, roman, masal, deneme türlerinde kitaplar yazdım, yazmağa devam ediyorum. İlk öyküm Ana başlıklı idi, 1980 yılının ilk karı yağıyordu. Okuldan çıkmıştım. Taşralı bir gencin sokakta annesine kötü davrandığı fark ettim, içim acıdı. Eve gidince bununla ilgili yazdım. O tarihten itibaren yazıyorum. Neden yazıyorum? Bilmiyorum. Yani her yazının özel bir nedeni vardır kuşkusuz. Edebiyat fakültesinde okumanın tabii ki etkisi olmuştur, ama yazmanın daha derin ve özel sebepleri vardır.

    Yazmak sizin için nasıl bir süreç, nasıl bir ortamda yazarsınız? Yazarken sizi motive eden şartlar nelerdir?

    Bilgisayar kullanıyorum. El yazım berbat ve öteden beri el ile yazamıyorum. Öncesinde daktilo ile yazıyordum. Daha çok evdeki çalışma odamda yazıyorum. Mecbur kalırsam seyahatte de yazdığım vâki… Ama uçakta, otobüste, trende, kahvede, otel odasında yazmıyorum. Genellikle gece çalışıyorum. Geceleri çok seviyorum. Coşkuyla yazıyorum. Bende yazı sağanak gibi boşalıyor. Uzunca bir hikâyeyi bir çırpıda yazabiliyorum. Bir romanı kısa sürede bitirebiliyorum. Bazen parmaklarım tuşlara giderken çağrışıma yetişmekte zorlanıyor. Yazdığım metni sonradan sadece bir kez gözden geçiririm. Dönüp dönüp düzeltmem. Bazı metinleri hiç düzeltmem. Bir imaj, bir anı, bir kelime, bir düş yazmayı başlatabiliyor bende. Bazı öyküleri ise zihnimde kurup yazıyorum.

    Sanki Dünyaya Okumak İçin Gelmiştim

    Yazarlık kimliğinizin yanında nasıl bir okursunuz? Yazmak ve okumak arasındaki münasebet size göre nedir?

    Eskiden çok okurdum. Sürekli okurdum. Özellikle üniversiteye başladığım yıllarda sanki dünyaya okumak için gelmiştim. İştahla, sürekli, ayırt etmeksizin okudum, okudum. Kitaplar, dergiler, mektuplar, romanlar, öyküler, tarih, psikoloji, sosyoloji, anı kitapları, edebiyat tarihi, günceler, divanlar, menakıpnameler, Doğudan Batıdan, uzak ve orta Doğu’dan, Asya’dan çeviriler, ne buldumsa okudum. Sonra yorulmağa başladım. Yavaşladım. Şimdilerde pek az okuyorum. Çok sevdiğim, gönülden yazılmış klasik eserleri veya günümüz edebiyatından nadir güzelleri okuyabiliyorum. Her şeyi okuyamıyorum. Zorunluluk yoksa hiç okuyamıyorum. Bir araştırma ödevim varsa tabi yine özenle okuyorum. Bir de genç yazarları merak ederek onları okumağa çalışıyorum.



    “Yakaza, düğümü çözerken düğümlenmeyi göze alanlara metafizik bir aydınlanma müjdeliyor…” diyorsunuz. Bu cümleyi biraz açabilir miyiz?

    Sadece o uyanışı haber veriyor. Yoksa uyanışın nasıl gerçekleşeceğini söylemiyor. Çünkü o romanı kendi kişisel tarihimin en sancılı evresinde bir tür tanıklık olarak yazmıştım. İlk romanlar ya otobiyografiktir veya yazarın kendi yaşamından çok malzeme devşirir. “Yakaza”da o dönemki yaşamımdan çok fazla malzeme girdi. Sadece o dönemimden değil, aslında o döneme kadarki yaşamımdan da pek çok unsur yer aldı. Metafiziksel uyanış için yanan bir ruhun hikâyesiydi “Yakaza”. Bir arayış, sorgulayış, göze alış öyküsü… Sürekli sorular sorması bundandır. Soru kipiyle çatılmış çok fazla cümlesi vardır “Yakaza”nın. Bir de yazarın kendisine anlatır gibi yazdığı bölümler çoktur. Bir iç dökme, kendi kendisiyle dertleşme, Eşrefoğlu Rumî’nin ifadesiyle, “Kendi derdini söyleme/gayrıyı hikâye etmeme…”

    Bir Kemal Hikâyesinden Çok Bir Arayış Öyküsü

    “Yakaza”, haller arasında gidip gelen, kendine doğru yaptığı yolculukta çıkmaz sokaklara sapan karakterlerin hesaplaşmalarını sunuyor okuruna. Buna istinaden, insanın beşerliğinden sıyrılıp aslına varabilmesi için nasıl bir süreç geçirmesi gerekir?

    Bu, tabi benim cevaplayabileceğim bir soru değil. Kendisi nefis terbiyesinden geçmişlerce cevaplanabilecek bir soru. Ama en azından şunu söyleyebilirim: İnsanın hayvanî nefsten insanî ruha dönüşebilmesi için mutlaka benlik eğitiminden geçmesi gerekir. Bunun da ancak kâmil bir rehberce yürütülmesi şarttır. Yoksa insan belirli bir ahlakî olgunluğa erişebilir. Ama vahdet bilinci ve ahlakı bakımından son durağa gelebilmesi çok çok zordur. “Yakaza”, benim ilk romanım. Tabi bir kemal hikâyesinden çok bir arayış öyküsü denilebilir.

    Birçok sufi hikâyeleri yazdınız, Anadolu’ya emekler vermiş isimlerin yaşamlarını edebiyatımıza, sinemaya, dizi filmlere konu edilmesi konusunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Bu romanların, hikâyelerin çoğalmasını umuyorum öncelikle. Ayrıca, çağın iki etkin dili olan roman ve sinema arasındaki ilişkiyi de göz önüne alırsak, filmleştirilmesini çok değerli buluyorum. Dünyanın birçok ülkesinde bu türden hikâyeler sinema filmine dönüştürülüyor, televizyon dizisi haline getiriliyor. Maalesef bizde bu zengin kaynağın henüz farkında değil yönetmenlerimiz. Tabi yapılacak olursa da bunların dikkatle, özenle yapılması gerekiyor. Sahih, otantik özünü bozmadan, sanat yönetmenliğinden tutunuz diyalog yazımına, oyuncu yönetimine kadar son derece titiz davranılması gerekiyor. Bu hazinenin bir gün farkına varılacak elbet. Buna inanıyorum. O kaynaktan içen yönetmenlerimiz, senaristlerimiz inanın dünya sinema ortamına kıymetli filmler sunacak.

    Dün Bugün ve Yarın İç İçe

    Roman ya da hikâyelerinizde tasavvuf erbaplarının yaşam öykülerinden besleniyorsunuz. Modern hayat içinde tasavvuf geleneğini nasıl yorumlamalı?

    Çetin bir mesele. Bizden öncekilerin, hele yaşamları biricik olan, son derece gizemli olan, o nadide insanların menkıbelerini, sözlerini bugüne taşımak, modern hayatın içine çekmek, yeniden üretmek, bunu olay, durum ve karakterler içinden yapmak oldukça zor. Gerçi o güzel insanların yaşadıkları her dönemde başkalarınca da deneyimleniyor. Ama bir üslup farkı söz konusu. Herkes bunu farklı biçimde yaşıyor. Geçmişteki birikim bizim için bugünü anlamada, yansıtmada zaman zaman açıklayıcı ve en azından besleyici bir işlev görüyor. Biz o tecrübelerin izlerine basarak daha doğru yürüyebiliyoruz. Bunun edebiyat açısından kıymeti, gelenek denilen o muazzam dünyanın bugünü ve yarını da içermesi. Eliot, dün bugün ve yarının iç içe olduğunu söyler. Son Fâtih Sertürbedârı Ahmed Âmiş Efendi, “Olan olmuştur, olacak olan da olmuştur.” diyor.

    Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ insanlara belirli mesajları verirken neden hikâye etme yöntemine başvurmuş olabilir? Bunun hikmeti size göre nedir?

    İnsanın dramaya ihtiyacı var. Bu özelliği Allah, insanın doğasına gizlemiş. Drama ihtiyacı, belki de duyular âleminde, beş duyu ile algılanamayan öte âlemlerin sakladığı gerçekleri anlayabilmemize yarayarak bir semboller mantığı sunuyor. Hikâye ederek yani dünyanın benzerini üreterek anlatıldığın, olgu daha da somutlaşabiliyor veya anlamlanabiliyor. İnsanda kurma, kurgulama, merak etme, sonunu bekleme, süreçleri anlama yeteneği var. Drama buna cevap veriyor. Sanırım kutsal metinlerde hikâyenin yer almasının bir hikmeti bu olabilir. Doğrusunu Allah bilir.

    “Kur’an’dan Hikâyeler” kitabınızın yazılma amacı nedir? Kur’an kıssalarından sizi en fazla etkileyen hangisidir?

    Özellikle ilk gençlik dönemini idrak eden kardeşlerimiz ve genç dostlarımız için yazdım o kitabı. Kur’an’da geçen kıssaların tümünü derledim ve hikâye formunda yeniden yazdım. Kur’an’da kıssalar oldukça yekûn tutar biliyorsunuz ve hakikatin çeşitli boyutlarının birer yansıması olarak bizi ışıtır, bilincimizi besler. Ama Kur’an’ın tümünü genç kardeşlerimiz çeşitli nedenlerle okuyamayabiliyorlar. Gerçi bunun mazereti olmaz, olmamalı. Ama sonuçta bu verili durumu göz önüne alarak onların en azından kıssalardan yoksun kalmaması gerektiğini düşünerek yazmıştım. Yurtdışı gezilerimde İncil’in, Kitab-ı Mukaddes’in yüzlerce versiyonunu gördüm. Bizde maalesef böylesi çalışmalar çok az. Mübarek Kur’an’ı çok okumalı, duymalı, anlamağa çalışmalıyız. Belki bu kitap, gençleri Kur’an’a yönlendirir diye düşünüyordum. Umarım boşa gitmez.

    Hayatınızda önemli yeri olan ve Kitabın Ortası dergisi okurlarına tavsiye edebileceğiniz 5 kitabın adını öğrenmek isteriz.

    Yunus Emre’nin “Divan”ı, Mevlânâ’nın “Mesnevi-i Şerif”ı, Şeyh Gâlib’in “Hüsn-ü Aşk”ı, Ahmed Hamdi Tanpınar’ın “Beş Şehir”i ve Sezai Karakoç’un “Gün Doğmadan”ı

    Kriz Daha Güzel Bir Süreci Getirecek

    Geniş ilgi alanlarınızın arasında sinemanın önemli bir yer tuttuğunu söyleyebiliriz. Bu çerçevede günümüz Türk sinemasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

    Sinemamız bir krizin içinden geçiyor. Bu, bize özgü film dilinin yakalanması sancısı denilebilir. Sinema, biliyorsunuz, icadından kısa bir süre sonra bizde de başladı. Oldukça zengin bir film deneyimimiz oldu. Fakat eklektik bir dil gelişti. Bize özgü dolayısıyla âlemşümul bir film dili geliştiremedik. Bu süreçte, sanırım o dilin nasıl oluşabileceğine ilişkin bereketli bir ortam açıldı. Fakat oldukça da krizli bir süreç bu. Arada umut veren örneklere tanık oluyoruz. Bir parıltı oluyor. Bir kıvılcım… Lakin yetmiyor. Daha gürbüz örnekleri bekliyoruz. Örneğin, İran sineması, kendine özgü bir film dili ve birikimi oluşturabildi. Dünya film ortamına katkılar veriyor. Bizde tekil birkaç örnek dışında İran gibi zengin bir dağarcık henüz oluşamadı. İnşallah, oluşacak. Kriz mutlaka bir doğum sancısı gibi daha güzel bir süreci getirecek.

    Eserlerinizin masallardan gelen bir ruhu ve sesi var. Sizin kaleminizden çıkmış bir metni okurken kendinizi bir masal dünyasında hissedebiliyorsunuz. Bunun sebebi nedir?

    İnanın ben de bilmiyorum. Mizacımdan olabilir. Çocukken çok hayalperesttim. Sürekli hayaller kurardım. Yalnız bir çocukluk geçirdim. Geniş aile idik ama yalnızdım. Anneannem bize olağanüstü güzel masallar anlatırdı. Annemin anlatımı çok güzeldi. En sıradan şeyi bile bir hikâyeci gibi ayrıntılandırarak, etkileyici biçimde anlatırdı. Sanırım onların etkisi oldu. Tabi bir de gençlik yıllarımda okuduğum kitapların…

    Başka Dünyalara Da Kulak Vermeliler

    Yazmakla ilgilenen genç arkadaşlara ne gibi önerilerde bulunursunuz?

    Seçerek özenle ve dikkatle okumalarını öneririm. Bizim temel irfanî kaynaklarımızı özellikle okumalarını, okurken önyargılı olmamalarını… Öğrendiklerini yaşamalarını… Başka dünyalara da dikkatle ve özenle kulak vermelerini...  Bir yazar, “Yazarlığın yüzde doksanı çalışmaktır.” der. Tabii ki yetenek çok değerlidir. Ama o yeteneğin gerektirdiği emek verilmezse meyve alınamaz. İnsan için emeğinden fazlası yoktur. İnsan ilkesine sımsıkı sarılmalı, asla kibirlenmemeli… Çünkü insanın en büyük engeli kendisidir. Buna çok dikkat etmelerini, asıl olanın okumak, yazmak olmadığını; dünyadaki amacın erdemli insan olmak olduğunu unutmamalarını tavsiye ederim.

    Yakın zamanda hayata geçirmeyi düşündüğünüz bir projeniz veya yeni bir kitap çalışması var mı?

    Son öykü kitabım, “Deli Tomarı” idi. Mecnun, Meczup, âşık insanların öykülerini yazmıştım. Yanı sıra, “Ferdi Şah’ın Üç Günü” adında uzun hikâye veya novella denilebilecek bir anlatı vardı. Bu kitabın devamı sayılabilecek yeni dosya ile ilgileniyorum. Adını henüz koymadım. Ama “Allah’ın Adamları” olabilir. Bu yaz, Allah kısmet ederse onu yazacağım. Bunun yanı sıra dostlar, bizim de bir şekilde dâhil olduğumuz bir Tevfik İleri filmi üzerinde çalışıyor. Onlara destek olmağa çalışacağım.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Aydın Post | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0256.226 61 64 | Faks : 0256.226 61 64 | Haber Yazılımı: CM Bilişim