Milli irade çiğneyenlerin yanına bırakmaz, er geç intikamını alır

Abone Ol

Milli irade kavramının en kestirme tanımı doğruları bulmada milletin vicdanın ortak sesidir.

Bu ses bazen sille şeklinde ortaya çıkar, bazı hallerde birilerine haddini bildirir, bazı hallerde cin çarpar gibi mağrur olma senden büyük Allah var, güllesiyle kibirlenenlerin tepesine inmesiyle kendini belirtir.

Sonuçta maşeri vicdan onaylamayacağı güç zehirlenmesine tutulanların çiğnedikleri hakkı eninde, sonunda sahibine iade eder, hak yiyenleri de ibret olsun diye hak ile yeksan eder.

Bu bir tabiat kanunudur.

Ama ne var ki, bizim siyasetçilerimiz geçmişi tez unutur. O nedenle neredeyse her 25 yılda bir yaşamaya alıştığımız milli iradeden yedikleri sille unutulur, oyuncuları farklı senaryosu aynı film tekrar tekrar izlenir.

Tam da Mehmet Akif’in:”Tarihi tekerrürdür diye tarif ediyorlar /Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi”,dizelerinde dile getirdiği gibi.

O milli irade ki, bir imparatorluğun ömrünü tükettiğini görmüş içinden yeni bir devlet çıkartabilmiştir.

Atatürk Anadolu turuna çıktığında İmparatorluk varlığını sürdürüyordu, Halife işinin başındaydı, icra organı Meclis-i Mebusan da feshedilmemişti.

Haberleşme de bu gün sahip olunan imkânlarıyla karşılaştırıldığında ne telefon vardı ne de televizyon, en gelişmiş haberleşme aracı telgraftı, ondan da istifade son derece sınırlıydı.

O koşullarda halka tek yol gösterici duygularıydı, sezgileriydi.

Bir dönem Fransa Kültür Bakanlığı da yapmış olan Andre Malraux(1901-1976) beş duyu bütün insanlara verilmiştir ancak altıncı duyu nadir insanlara verilmiştir, sözüyle kastettiği sanki Anadolu insanıydı.

O dönemde Anadolu insanı gece karanlığında çırayla ormanlık, kayalık tuzaklarla dolu engebeli arazide yolunu arıyordu.

O çaresizler kulaktan kulağa yayılan haberlerle bir yıla varmadan köylüsüyle, işçisiyle, kentlisiyle, din adamıyla, ulemasıyla, esnafıyla Halife’ye İstanbul hükümetine rağmen el yordamıyla Atatürk’ün ve Ankara’da ilan edilen Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin arkasında saf tutmasını bilebilmişti.

Hem de başvurulan her türlü engellemelere, isyanlara, kafa karıştırıcı fetvalara rağmen…

Ne var ki, iktidar uzadıkça o oranda güç zehirlemesi hem genişledi hem de şiddetini artırdı.

O dereceye vardı ki, iktidar kadrolarından; ”Seçimlerde buralarda (Doğu İlleri) jandarma vasıtasıyla tedbir almazsak o cahil halk reylerini Haso’ya veya Memo’ya verirler. Kimsenin buna vicdanı elvermez,” diyen Cevdet Kerim’ler çıktı.

Onlar iktidarlarının hiç bitmeyeceği inancındaydılar ama 1950 seçimlerinde milli iradeden yedikleri tokatla neye uğradıklarını şaşırdılar.

Aradan on yıl geçtikten sonra1960 İhtilalını gerçekleştirenler istiyordu ki, bundan sonra Türkiye’de iktidar da belediye Başkanları da CHP’li olsun…

Sırf bu amaçla Demokrat Partilileri hapislere attılar çoğuna siyaset yasağı getirdiler, belediye başkanlarını da kapı dışarı ettiler.

Bu eziyete uğrayanlardan biri de 1959 seçimlerinde Demokrat Parti’den Adana Belediye Başkanı seçilen Ali Sepici’ydi.

O 1963 seçimlerinde Demokrat Parti’nin devamı Adalet Partisi’nden tekrar seçilince ertesi gün halk onun evinden belediyeye kadar olan yolun üzerine iki taraflı dizilmiş belediye gitmek için evinden çıkmasını bekliyordu.

Ali Sepici evinden çıkmıştı ki, toplanan halk “milli irade geliyor,” diyerek tezahürata başladılar.

Bu tezahüratı o belediyeye gelinceye kadar peşi sıra gelenler sürdürdü.

Ali Sepici belediyenin kapısına gelmişti ki, kalabalıktan bazıları onu omzuna aldı ve “milli irade geliyor” nidalarıyla makamına kadar taşıdı.

Daha sonraları bu olay kendine hatırlatıldığında Ali Sepici, “o gün omuzlara alınan ben değildim, milli iradeydi”, diyecektir.

12 Eylül 1980 İhtilalını yapanlar 1960 ihtilalından farklı bir tutum ve davranış içine girerek biri sağdan, diğeri soldan iki partili bir sistem kurmak istediler.

Onun için de Milliyetçi Demokrasi Partisi ve Halkçı Parti’ye gönüllü, Turgut Özal’ın kurucusu olduğu Anavatan Partisi’ne de kerhen izin verdiler.

İktidar olması için gönüllerinden geçen parti de genel başkanlığını asker kökenli Turgut Sunalp’ın yaptığı Milliyetçi Demokrasi Partisi idi.

İhtilalın lideri Cumhurbaşkanı Kenan Evren konuşmalarında halktan açıktan Sualp’ın partisine oy istiyordu.

Ne de olsa yüzde 92 oyla cumhurbaşkanı seçilmişti, yarısı oy verse bu iş tamamdı.

Ama ne var ki, seçmen “paşam sınırlarını aşıp benim irademe ipotek koyma” dercesine bu sefer Kenan Evren’in sözünü tutmadı Turgut Özal’ın Anavatan Partisini iktidara getirdi.

Bu sefer milli irade Kenan Evren’i çarptı.

Sonuncusu da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanıyken 1997 yılında Siirt’te okuduğu şiir nedeniyle görevinden alınarak hapse atılması oldu.

Yapılan bu muameleyi maşeri vicdanın kabullenememesinin bir sonucudur ki, Recep Tayyip Erdoğan’ı bu haksızlık Cumhurbaşkanlığına kadar yükseltmiştir.

Yenilenen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi sonuçlarını tarihi yeni olduğundan herkes bildiği için yazmaya gerek bile duymuyorum.

Velhasıl milli irade halkın rızası olmaksızın, siyasi amaçla çiğneyenlerin yanına bırakmaz, cin çarpar gibi çarpar ve er geç intikamını alır, tarihin hükmü bu…

Benim sözlerim ise ders çıkaracaklara…

{ "vars": { "account": "UA-18838004-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }