"Yatırıldığı akıl hastanesinde ölü olduğuna inanan, bu nedenle de yemek yemeyen ve hiç bir yaşamsal faaliyete katılmayan bir akıl hastası, tüm uzman psikiyatristlerce girişilen çabalara rağmen, ölü olmadığı konusunda bir türlü ikna edilememiş. Hastanın bu kararından vazgeçmeyeceğini anlayan ve tedavisini üstlenen psikiyatristlerden biri sonunda hastaya, ölülerin kanayıp kanamayacağına dair bir soru yöneltir.
Hasta "tabii ki kanamaz, çünkü, ölülerin tüm hayat fonksiyonları durmuştur" der. Bunun üzerine psikiyatrist, küçük bir iğne alıp hastanın parmağına batırır.
Bir müddet şaşkınlıkla parmağına bakan ve kanadığını gören hastanın tepkisi ilginçtir:
"Lanet olsun!
Ölülerden de kan akıyormuş.'"
İnanmış, kesin inançlıların tutumunu değiştirmenin zorluğu başka türlü de anlatılabilirdi elbette.
Yıllar önceydi, Ak Partiyi kurmuş ve ilk seçimlerde iktidara gelmesi için çalışmış ve geldiğine de şahit olmuştuk.
Seçimlerden sonra Maliye Bakanı Abdullatif Şener ilimizi ziyaret etti.
Ziyaret sırasında bir partilimiz sınava giren ve yedek listesinde adı bulunan evladının işe yerleştirilmesini talep etti.
Sayın bakan partiliye, 'listede bulunan insanların önüne evladının geçirilmesini talep ediyorsunuz, siz bunu evladınız için istiyorsunuz, peki o listede önüne geçilen kişinin sizin evladınızın olmasını, yani haksızlığa uğrayanın sizin evladınız olmasını ister misiniz?' Bu soru, talepte bulunan partilimiz üzerinde şok etkisi yapmış, ne diyeceğini bilememişti.
Çünkü bakan Abdullatif Şener, yapılan haksız talebi çok makul bir üslup ve gerekçeyle reddetmişti.
Sadece bu örnek bile Ak Partinin çıktığı yoldan nasıl saptığını göstermeye yeterlidir.
Kim için?
Özgür akıl, vicdan sahibi olanlar için.
Kişi bunları kaybetmiş ise, ne yapsanız boşuna.
Lider despotizminden, adaletsizlikten, açlıktan, yoksulluktan, gelir adaletsizliğinden, kayırmacılıktan, yolsuzluklardan, demokrasi ve özgürlük yokluğundan, hatta milletvekili lojmanlarından şikayet edilerek çıkılan yoldan Ankara Çukurambar'da ayrıcalıklı kişilerden semt oluşturan, 'devlet itibarıdır' diyerek 'Saray' geleneğini canlandıran bir yere doğru evrilmenin meşruiyetini savunmak müthiş bir savrulmadır aslında.
Bu duruma itiraz eden, 'yanlış yapıyoruz' diyenlerin 'hain, düşman' olarak suçlandığı ise herkesin malumu...
İtiraz eden vicdan sahiplerinin en üst perdeden, en tepedeki tarafından suçlanması sıradanlaşmış durumda...
Tepe böyle yaparsa, aşağıdaki ne yapmazki?
Onlarda, hem 'lidere bağlılık, davaya sadakat' beyanında bulunuyor, hem ayrılanları suçlayıp safları sık tutmaya çalışıyorlar.
Vicdan ve akıl özgür olmayınca, bir defa bile olsa 'parti nereye gidiyor,ülke ne durumda, demokrasimiz, özgürlükler, hukuk devleti hedefinin, gelir adaletinin, kalkınmanın, yolsuzluklarla, yoksullukla mücadelenin neresindeyiz?' diye kendilerine sormuyorlar.
"Uluslararası klasmanda ülkemizin karnesi ne alemde, ileri demokrasi, hukuk devleti ideallerimizi ne derece gerçekleştirdik" ve benzeri soruları soramıyor, tam aksine hatırlatan ve soranları 'dış güçler' gerekçesini gösteriyorlar.
Oysa Ak Parti 'Beyaz anadolu devrimini' yaparken de biz aynı komşularla birlikte yaşıyor, aynı ülkelerle yarışıyorduk.
Sormak hakkımız değil mi, 'n'oldu da bize düşman oldu bu ülkeler?' diye..
Bu soruya verecek sahici cevapları olmadığı için hemen 'tek adam' olma sevdasına kapılan liderlerinin kıskanıldığı yalanına sarılıyorlar.
Oysa dönüp siyasi geçmişlerine baksalar 'karizmatik lider siyasetine karşı' yola çıktıklarını görecekler.
Hem de bunu vadedenin vazgeçilmez liderlerinin 'tek adamın' söylediğini görecekler.
Bunu gördüklerinde zaten sıkıntının kaynağını da bulacaklar..
Ama tabi ki bulmak istemiyorlar, isteyemezler.
Neden?
Çünkü kendilerinin artık ülkeyi yönetecek kadro zenginliği kalmadı…
İçeri de hasbelkader var olanların ise, sesi soluğu kesildi, seslerini çıkaramıyorlar.
Bu olmayınca yapabilecekleri de 'tek adam' övgüsü oluyor.
Ellerinde iki enstrüman var;
Biri Karizmatik lider, diğeri dış güçler.
Bu iki enstrüman üzerinden milliyetçi, muhafazakar duygular köpürtülüp kaygı ve kaybetme korkusu da büyütülüyor.
Öyle ya, insanoğlu kaybetmekten korkar ve eldekini korumak ister.
Boşuna demiyorlar "Daha iyisini bulana kadar 'kurtlu bulgura sahip çıkalım'" diye.
Hem daha iyisini kim getirebilecek ki?
Kılıçdaroğlu mu, Akşener mi, birbirine benzemez yamalı bohça muhalefet mi?
Lidere ve davaya ihanet eden Davutoğlu ve ya Babacan mı?
Bunlar Erdoğan'a düşmanlıktan başka ne yapabilirler ki?
Bir de gizli işbirlikçileri 'HDPKK' var.
Bu ihanet(!) onların zihniyetini anlamaya yeter" diyorlar.
Kısaca sonuca gelelim;
Yaptıklarının aslında gerçeği kabullenmek istemeyen hastalıklı tutumdan kaynaklanıyor olabileceğini hatırlatıp sözü uzman görüşüyle bitirelim.
"Sorgulamadan inandığımız bir şey varsa; bize, inandığımız o şeye karşıt bir delil gösterilse de ne yapar ne eder o delili kendi inandığımıza uygun ait delil haline getiririz.
Psikoloji tabiriyle rasyonalizasyon (mantığa uygun hale getirme/mantığa büründürme) haline.."
Abraham Maslow
Aklı ve vicdanı özgürleşenlerden olmak ümidiyle...
İyi ve sağlıklı haftalar...