Bir gazeteci için ne verimli bir dönem! Son birkaç yılda master tezi yazdım; motosiklet ehliyeti, kaptanlık, dalgıçlık lisansı, ne varsa aldım. Maraton koştum, Kırkpınar çayırında güreştim.

Adalet Ağaoğlu, ‘Bir Düğün Gecesi’ne “İntihar etmeyeceksek içelim bari” diye başlar ya; bu da bir seçenekti. Ama artık mutlu ve huzurlu bir yuvam var.

Tam boşluktayken, Serkan Ocak bir öneriyle geldi. Ödüllü, enerjik bir gazetecidir, onun için de başarılı bir dönem. Son olarak Iron Man oldu.

“Çanakkale Boğazı’nı yüzeceğiz, geliyor musun?” diye sordu. Kesip atmamı bekliyordu ama yüzündeki Muharrem İnce sırıtışını görünce girdim topa: “İstanbul’dan zor mu?”

“Yok, yok” dedi, “2 bin-2 bin 500 metre. Akıntı da arkadan geliyor. Bir buçuk saatte bitirirsin.”

Su İstanbul’a göre çok temizmiş. Can havliyle yüzerken ağzına prezervatif kaçmıyormuş ki bu çok büyük artı. “Bir düşünelim öyleyse” dedim.

Yüzücü değilim. Çocukken babamla dört ay Bodrum’da kalırdık. Bahçenin tuhaf işleri bitmez, babam Doktor Moreau’ya dönüşürdü. “Kargıları kes” bir yere kadar ama “Akrep soktu, bir kutuya çiş yap ve amonyak sağla” gibi komutlar gelince denize kaçardım. Eve balıkla dönmem şartıyla.

5 derece miyop olduğum için balıklara iyice yaklaşmam, derine dalmam gerekirdi. Bu, dayanıklılığımı artırdı. Beni ısırmaya hazırlanan müreni son anda gördüğüm çok oldu. Bu da sprint kabiliyetimi...

Ama bunlar 30 yıl önceydi. Şimdi kilom 0.1 ton. Dostlarım klasik “Kilo almışsın” değil, “Ah ah, neden böyle oldu” diyorlar. “Bu da geçer ya hu” diye teselli etmek gerekiyor.

Diyete sabrım yok. Hızlı sonuç isterim. Beş yıl önce 4.5 saatte Meis’ten Kaş’a yüzüp ölümden döndüğümde göbeğim gitmiş, çöken avurtlarım bana karşı konulmaz bir cazibe kazandırmıştı. Ama o gün yüzmeye tövbe ettiğim için kalıcı olmadı. Artık yüzmeye dönmenin vakti geldi.

Aklım başıma sabah geliyor

Yarış sabahı 05.30’da rüzgârın uğultusuna karışan alarmı duyunca aklım başıma geliyor. Çanakkale karanlık, rüzgâr ağaçları savuruyor, köpük köpük dalgalar tekneleri sallıyor. Öyle şirin tekneler filan da değil, savaş gemisi ve hücumbot. Yarış için Boğaz’ı gemi geçişine kapatıyorlar.

Bir muz, simit ve reçel yiyip Serkan’la iskeleye yürüyoruz. Yüzücüler bizi Eceabat’ta start yerine götürecek feribota binmiş çoktan.

Ekibin üçüncü ismi Gökçe (Aytulu) sarışın, fit haliyle, üst katta yerini almış, tedirgin bir tebessümle bizi izliyor. Meis-Kaş yarışını beraber yüzmüştük. O yarışta dereceye girdi, sonra genel yayın yönetmeni oldu. Evet, korelasyon var bence.

Nazi subayı deyince kızıyor ama belli ki 05.00’te gelmiş buraya. Geminin 1 numaralı koltuğunda yerini almış. Çaktırmadan, bizden utanarak telaşlı hareketlerimizi gözlemliyor.

Su alacak yer arıyorum, giysilerimi nereye bırakacağımı bilmiyorum ama esas şok: Yüzme gözlüklerimi unutmuşum! Gökçe hayal kırıklığı dolu bir bakışla 1 numaralı koltuğuna dönüyor ve bizimle ilişkisini kesiyor.

‘Truva Atı’ heykelinin, Yalova Restoran’ın önünden koşup otele giriyorum. Gözlük ve para alıp dönerken bakkala uğruyorum. 20’li yaşlarda çılgın bir çift var, gülmekten ne söyledikleri anlaşılmıyor, belli ki gece uzunmuş. Bakkal da kahkaha atarak anlaşıyor onlarla. Sabah 06.30, elimde bir hevenk muz, üzerimde slip mayoyla onları izliyorum. Bana aklı başında yıllarımı hatırlatıyorlar.

Feribota yetişiyorum. Serkan, “Terlikleri iskelede bırak, sonra alırsın” diyor ama ayaklarım o kadar üşüyor ki...

Üst kata, Gökçe’nin yanına çıkıyoruz. Epey konsantre, sanırım içinden Almanca strateji belirliyor. Amacı önce kürsüye çıkmak, sonra da dünya dominasyonu. Göring deyince kızıyordu, o yüzden artık Heinrich diyorum. Himmler’le bir sıkıntısı yok sanırım. Ama onun da zaafları var çünkü bir insan neticede. Feribottan inerken alaturka tuvalet sırasında yakalıyorum onu.

Yarışçılar soğuktan ve stresten tuvalete yığılmış. O kadar çok kullanılmış ki çıplak ayakla giren yüzücüler cin çarpmış gibi çıkıyor. Terlikleri iskelede bıraksam ayaklarımı kesmem gerekecekti.


Beş yıl önce 4.5 saatte Meis’ten Kaş’a yüzüp ölümden döndüğümde göbeğim gitmişti. Ama o gün yüzmeye tövbe ettiğim için kalıcı olmadı. Artık yüzmeye dönmenin vakti geldi.

Ve start!

Eceabat’ta, start noktasındayız. Serkan, “Mesafe 2 bin-2 bin 500 metre, bir saatte yüzeriz” demişti. Abdi İpekçi ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti dahil birçok ödüle, övgüye değer görülmüş bir gazeteci. Mesafenin 6 bin 750 metre olduğunu start noktasında öğreniyorum. Serkan’ın aktardığının üç katı!

6 bin 750’yi duyunca mezarıma garç diye savrulan bir kürek kireç geliyor gözümün önüne. Eski bir Reuters muhabiri “Sen neden buradasın? İyice batıya yürü, oradan atla. Yoksa Bozcaada’dan çıkarsın” diyor.

Boğaz’ı izliyorum. Finiş stat ışıklarının orada, hayal meyal seçebiliyorum. Karadeniz daha yüksek olduğu için Boğaz’da Ege’ye doğru anormal bir akıntı var. Düz bir çizgide değil, süratle İstanbul istikametine yüzmek gerekiyor.

Sonunda atlıyoruz suya. Sıcacık ve nefis neyse ki. Mutlu oluyorum. Açık su yüzme yarışlarında en önemli şey psikoloji. Ve tribe girmemek için yüzerken pozitif şeyler düşünmek. Önceden okudum, planladım; burayla ilgili efsaneleri düşüneceğim.

Bu yarışın çıkış noktası Asya tarafındaki Abydus’lu Leander. Avrupa Yakası’nda, Sestus’taki Afrodit Tapınağı rahibesi Hero’ya âşık oluyor. Her gece onun yaktığı lambaya bakarak Sestus’a yüzüyor. Bir gece lamba sönüyor. Leander kaybolup boğuluyor. Hero da kendini Boğaz’a atıyor.

Tamam, romantik ama moral bozucu. Benim adamım Pers imparatoru Xerxes. Yunanistan seferinde burada beyaz mermer tahtına oturup Boğaz’a, ordusuna, gemilerine bakmış. Mühendislerine gemilerden köprü kurdurmuş, öyle geçmiş.

Büyük İskender geçmiş bu sulardan, sağımdaki Kilitbahir Kalesi’ni Fatih dikmiş. Mustafa Kemal geçmiş. Churchill’in gemileri batmış. Balıkçılar hâlâ olta atarmış derinlere, enkazlar balık yuvasıymış. Acaba birinin üzerinde yüzüyor muyum?

Sonra bir korku düşüyor içime. Geçen ay okuduğum haberi hatırlıyorum: “Çanakkale açıklarında dev köpekbalığı.” İşte aşağıda fotoğrafı var.

Saldırmayan bir tür, tamam da bilime bu kadar güveniyor muyuz? Kaç milyon balık var... Robot mu bunlar? Ya bu birey agresifse? Siyanürü, plastiği yiyip hıncını benden alacaksa?

Bu durumda kelime-i şehadet en iyi opsiyon. Ya da son anda karizmatik bir şeyler mi bağırsam? “Basın hürdür, sansür edilemez” diye mesela? Yoruldukça kafa gitmeye başladı. Serkan bir şeyler söylüyor, hiç dinlemiyorum. Suyun altına dalıp o güreşçi mayosuyla, kadın senkronize yüzücüleri gibi figürler sergiliyor. Hiç yakışmıyor bu zarif hareketler. O yorgunlukta ağzımdan baloncuklar saçarak gülme krizi geçiriyorum.


Aklıma birden ‘Çanakkale açıklarında dev köpekbalığı’ haberi düşüyor. Saldırmayan bir tür, tamam da bilime bu kadar güveniyor muyuz?

Etrafımız kuşatıldı!

Bir saati aşkın süredir yüzüyoruz. Hakemler ve güvenlik teknesi yanımıza geliyor. Meğer ben yavaş olduğum için akıntı bizi savurmuş, finişe ulaşma şansımız kalmamış, çıkmamızı istiyorlar.

Beş yıl önce de böyle olmuştu. Hayatta çıkmam kardeşim! Tepemizde hakem tekneleri, 10-15 dakika daha yüzüyoruz. Serkan sonunda beni dürtüyor, “Çınar dur artık, etrafımız kuşatıldı.”

Gönüllülerden biri Çanakkaleli balıkçı, “Onları iskeleye götürürüm” diyor. Tekneye çıkıyoruz. Balıkçı Ahmet, “Memleket nere?” diye soruyor. “İstanbul” deyince “Vay toprağım!” diyor. Bunu ilk kez duyuyorum. “Çanakkale, İstanbul aynı şey” diyor; “Biraz yakınlaşalım, yine bırakırım sizi suya, çaktırmayın.” Aslan Ahmet be!

Teknede bir Amerikalı var, Steve. Feleğini şaşırmış. Utah’lıymış. Kesin Mormon. Acayip muhafazakârdır. Balıkçı Ahmet dost canlısı; “Söyle” diyor, “tekne onun teknesi, rahat etsin, kamaraya girsin çıksın istediği gibi.”

Serkan, Batılı vücut konfor mesafesini hiçe sayıyor, ellerini Steve’in dizine koyarak konuşuyor. Ben de endorfinden, neşe içinde çocuğa sardırıyorum. Muhtemelen bu aşırı ilgiye ‘Neye niyet, neye kısmet’ diye bakıyor, Türk usulü ‘Aşk Gemisi’nden kurtarsın diye Tanrı’ya yakarıyor belki.

10-15 dakika sonra Ahmet, “Hadi atlayın” diyor. Öyle dinlenmişim ki Michael Phelps gibi finişe süzülüyorum. Bu sefer akıntı da arkamızda.

Ama birkaç dakikaya yine hakem ve gönüllü tekne geliyor yanımıza. Adam bizi şikâyet ediyor “Gördüm, demin şu tekneden atladılar” diye. Yıl boyu bu yarışı beklemiş, giyinmiş kuşanmış, teknesini çıkarmış. İşi gücü birilerini gammazlamak.

Gökçe, ben, Serkan feribotla start noktasına giderken (üstte). Serkan’ın sualtı halleri (altta).


O kadar hile olur, Yunanlar bile yapmış

Bir yandan yüzüyor, bir yandan yüzeydeki tartışmayı kolluyorum. Bır bır konuşuyor, susmuyor herif. Şu denizanalarından birini avuçlayıp yüzüne yapıştırsam mı? Yüz felcine bir adım uzakta olduğunun farkında değil, “Hakem bey, evet gördüm” diyor.

Serkan sonunda “Ya al” diyor, “al!” “Biz dereceye girmeye çalışmıyoruz, ne istiyorsan yap” diye ayağındaki elektronik sayacı fırlatıyor. Bırakıyorlar bizi.

20-25 dakika daha yüzüp 1 saat 45 dakikada finişe ulaşıyoruz. Gururla, yüzdüğüm mesafeye bakıyorum. O kadar hile olur. Yunanlar bile yapmış.

Biraz ileride Truva Atı heykeli duruyor, tasarım Odysseus’a ait! Ne acayip yer... Dünya tarihi burada başlamış. Fatih, “Troya’nın intikamını aldım” demişti. Osmanlı’ya saldıran İngiliz gemisi, Troya’ya saldıran Yunan kralı Agamemnon’un adını taşıyordu.

Conkbayırı ve Mustafa Kemal’in Anzakların annelerine söylediği: “Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.” Homeros musun mübarek!

Bugünse yanı başımızda dağları, bu denizi korumak için Kaz Dağları’nda nöbet tutan güzel insanlar...

İyi ki geldim, iyi ki yüzdüm. Finiş alanında zafer sarhoşluğuyla yürürken inanılmaz yanlış bir yerde bırakılan takoza ayağımı çarparak yere kapaklanıyor, acıyla kıvranıyorum.

Türkler burada da savunmaya devam ediyor: Çanakkale geçilmez.