• BIST 106.926
  • Altın 151,429
  • Dolar 3,6718
  • Euro 4,3287

    'İnsanlığın ayarı kaçtı'

    01.05.2012 06:53
    Gündelik hayatı, yaşadığımız dünyayı en iyi anlatan isimlerden Turgut Yüksel. Yeni sergisi 'Tarihte Bugün' çok şey anlatsa da kendisiyle konuşmadan olmazdı: ''Bu ülkede devamlı insanlar ölüyor ve bakıyorsun hiçbir şey olmuyor. Sonra ekonomi büyüyor diye ö
    İnsanlığın ayarı kaçtı
    'İnsanlığın ayarı kaçtı' 'İnsanlığın ayarı kaçtı' 'İnsanlığın ayarı kaçtı'

     

     

    İki yıl önce, İstanbul’da dev bir gökdelenin inşaatında çalışırken bir işçi kayboldu. 261 metrelik bu ‘en yüksek bina’da kaybolan işçinin cesedi birkaç gün sonra havalandırma boşluğunda bulundu. Temizlik işlerinde çalışan 26 yaşındaki gencin kimliği belirlendi, ‘intihar, cinayet olabilir’ dendi, olay kapandı ama biliyoruz ki bu ülkede çoğu insan o boşlukları dolduramadan yitip gidiyor. Ölüm ölümdür ne de olsa mantığıyla! İşçi ölümleri normal bu ülkede çünkü, çoktan sıradanlaştı, Tuzla’yı, madenleri saymaya bile gerek yok. Görmezden gelme ile hiç görmeme arasında gidip gelen bir hikaye bu. Kısaca, hep aynı günü yaşıyoruz aslında.

    Turgut Yüksel bu tekrarı en etkili şekilde gösterenlerden. Yeni sergisi ‘Tarihte Bugün’de hep aynı meseleler etrafında dönüp durduğumuzu, teknolojik ilerlemeler, büyük gelişmeler arasında biz diye bir şeyin olmadığını, reklam panolarının altında yaşanacak alan kalmadığını gösteriyor bir kez daha.

    Her çizgisi kapitalizm, militarizm gibi klişeleşen kavramların hayatımızı nasıl biçimlendirdiğini, ilerleme adı altındaki yalanları gösteriyor. Bu ülkede ölümü ne kadar sevdiğimizi yüzümüze vuruyor Yüksel’in işleri. Gündelik hayatta normalleşen unsurların aslında ‘dehşet verici’ olduğunu hatırlatmakla kalmıyor soluduğumuz havanın ne menem bir şey olduğunu da görünür kılıyor. Yüksel’le özgün mizahını, absürt, sert, sözünü sakınmayan sergisini konuştuk:

     

    Serginin başlığı aynı zamanda genel olarak yaptığınız işlerin de bir özeti diyebilir miyiz? 
    Yaptığım işlerde o şey var zaten. Modernizm, ilerleme, rasyonalizm, hep aynı şeyi, aynı tekrarı vaat ediyor. Biz genelde tarihte hep aynı günü yaşamak zorunda kaldığımız için... 100 sene önce de savaş vardı, iç savaş vardı, çatışma vardı, yoksulluk vardı yine aynı şeyler var. 100 sene sonra da bir şey değişmemiş. İlerleme teknik açıdan devam ediyor ama içerik olarak aynı şeye maruz kalıyoruz. Aynı günü, aynı şeyleri yaşamak zorunda kalıyoruz; aynı kaygılar, umutlar çıkıyor ama ileri doğru bir adım atılmıyor. Adorno’nun dediği gibi ‘’İnsanlık tarihi felaketler topluluğu ile eşdeğerdir’’ Teknoloji değişse de aynı şeye sahip olmak isteyen insanlar var. O açıdan genel işlerimle bağlantılı tabii ki.

    AYNI CÜMLE KULLANILIYORSA AYNI ŞEYLERİ YAŞIYORUM 
    Aynı meseleleri konuşmak açısından çok doğru bir ülkede yaşıyoruz değil mi!
     
    Tabii. Burada yaşayıp burada son bulduğumuz için daha yakinen biliyoruz olayları. Siyasetin temelleri korku üzerine, aynı korkuyu tazelemek üzerine… Bundan 40 sene önce komünizm gelebilir korkusu vardı bugün başka korkular var. Türkiye'ye baktığınız zaman siyaset tarihinde yeni bir şey yok. Cinayetler var, siyasi cinayetler, toplu kıyımlar, Maraş, Sivas katliamları var, hepsi rutine binmiş. Her on sene de bir yenisi oluyor. Aktörleri değişiyor ama üst taraftaki siyaset değişmiyor, değişmeye niyeti de yok.

    Saçma bir örnek olabilir ama Türkiye'nin ekonomisinin büyümesi ile orantılı olarak işçi ölümleri de artıyor. 1.5 sene önce madende işçiler öldüğünde Başbakan ‘Bu işin doğası bu’ demişti. Hayır, bu işin doğası bu değil. Hemen hemen eş zamanlı Şili’de madencileri çıkardılar. Kaza olsa bile çıkarılabiliyor. Ama burada bakış açısı bu; işin doğası bu ölebilirsin bu işi yapıyorsan. Tamam, onu biliyoruz yola çıktığımız zaman trafik kazasında da ölebiliyoruz ama burada bunu uygulayan bir siyasetçi olarak onun başka bir dil kullanması gerekiyor. Hep aynı cümleyi kullanıyorsa ben hep aynı şeyleri yaşıyorum. Bu Tayyip Erdoğan olabilir, o gider öteki gelebilir ama hep aynı.

     

     

    ‘Geçmişle Hesaplaşma’da bunu görebiliyoruz. Hep aynı şey; yeni gelen bir öncekinden intikam alıyor. ‘Hesaplaşma değil intikam’ değil mi? 
    O benim en çok sevdiğim işlerden biridir. Derdimi en iyi anlattığım işlerden biri. Geçmişle hesaplaşmak için geçmişi çok iyi tanımak gerekiyor. Şimdi ‘Ermeni soykırımı’ ile ilgili hesaplaşmayı bırak daha oraya gelemedik, ‘var mıydı yok muydu’ gibi saçma tartışmalar oluyor. Önce bir vakayı kabullenmek gerekiyor sonra hesaplaşmak gerekiyor. Resmi tarih çok acayip bir şey söylüyor, resmi tarihin dışındaki kaynaklar da tam tersini söylüyor. Dersim olayları zikredilmeye başlandı ama bu 1938’den beri vardı, ne oldu da o seneler içinde çıkmadı.

    Bunu bir yanıyla tarihi hatırlatan o anıtlar ile de gösteriyorsunuz. Mesela ‘Nefsi müdafaa’… 
    Anıtlar beni tedirgin eder. Hepsi bana dair bir tehditmiş gibi gelir. Hepsi tehditkar aslında. Yani, o egemen güç atını çevirip seni tehdit edebilir. Genelde insanlar böyle şeyleri çok seviyorlar, kahramanlık var sonuçta. Tehdit edici şeyleri seviyorlar, diğerlerini de kaldırıyorlar işte. Kars’taki ‘İnsanlık Anıtı’nın kaldırılması gibi. Orada hakikatten tüfekli süngülü bir asker olsaydı ilelebet kalırdı orada.

    Peki, bu tehditkar şeyler neden çoğunluğun sevdiği bir şey olarak simgeleşiyor? 
    Azınlıkta olmak böyle bir şey zaten… Teknik olarak azınlık olmaya gerek yok kendini azınlıkta hissetmek için. Azınlıkta kaldığın zaman iteklenmeye başlıyorsun zaten. Küpe taktığım için dayak yiyebilirim mesela. Düşüncelerim yüzünden ya da. Çoğunluk otoriteyi güce ait olmayı seviyor zaten, güçle birlikte davranmayı, Türk olmayı seviyor. Herkes kendi milletiyle ilgili gurur duyabilir, sevebilir ama bunun rasyonel bir gerekçesi olması gerekir. Sadece Ben Türk’üm ve üstünüm dediğin zaman olmaz. Ama onlarda şöyle bir güç var; sen üç kişi toplayıp beni imha edebilirsin. Ya da Hrant gibi arkasından iki kurşun sıkabilirsin.

     

     
    Nefsi müdafaa

     

    EN BÜYÜK KORKU; SORU SORAN İNSANIN VARLIĞI 
    Bu biraz siyasetin oluşturmasıyla ilgili… Örneğin, İslamiyet birçok fraksiyona bölünmüştür ya. Günlük hayatta birçok kural var. İnsanlar da o fraksiyonlardaki aracılara bakıyor. Benim yıllar öncesinden hatırladığım iki ayrı gazeten iki ayrı haber var. Birincisi İslami kurallara göre tuvalete girme. Şudur falan filan ama sadece bilmen gereken temizlik. İkincisi de İslami kurallara göre sevişme. Bu, şunu gösteriyor; siyasallaşma insanın en mahrem anında bile bırakmıyor ve böyle yapacaksın diye dikte ediyor. Böyle bir süreç içinde aptallaşma başlıyor. Televizyondaki şeyler var bazen merakla izliyorum. İnsanların günlük hayatıyla ilgili bir şeyler soruyor, oradaki fetva veren hocalar da cevaplıyor. Bilmem ne yaparken sol ayakla çıksam olur mu gibi. Hangi adımı atacağını çözemeyen bir insan var ama bu aynı zamanda Türk. Bir de görülmeyen bir tehlike var zaten yüzyıllar boyunca oluşan bir şey. Ramazan ayında bir kadın arıyor kendisine dert olmuş. Karşı komşusu iftara çağırmış ama komşusunun kocası tekel bayi işletiyor gitmem doğru olur mu? Adam da diyor ki, ‘bir başka geliri varsa git yoksa gitme’. Şunu da söyleyebilir ‘al bıçağını öldür’ der ve yapar. Görünmeyen tehlike bu. Siyasallaşma da böyle bir şey. Soru sorma!. Soracağın soru niye 12 saat çalışıyorum, niye fazla mesaimi vermiyorsun, niye sigortamı yakıyorsun gibi nesnel şeyler değil sabah besmele ile kapıdan çıkmak. Başka bir korku veriyor o da buna bir yol veriyor. Cehennem ateşinde yanmamak için diyor ama cehennem ateşi burada kurulmuş zaten. Bu diğer dinler için de geçerli. Siyasallaşmaya başlayınca orada en büyük korku soru soran insanın varlığıdır. Soru sormaya başladığın zaman giderek azınlıkta kalıyorsun

    KANCA TAKILMIŞTIR BİR KERE 
    Çoğu işinizde ‘orada olmaması gereken bir nesne, kişi’ var. Hatta bu imzanız bile diyebiliriz. 

    Bunun bir şeyi anlatması için normal bir şeyin günlük hayatta kabul görmesi gerekiyor. Bir sürü şey vardır. Mesela, Maslak trafiğinin normalleşmesi gibi . İş kadının Kaptan Hook kancasıyla yürümesi, Don Kişot’un atını bırakıp tankla yürümesi gibi. Bunun kabul edilen bir şeye dönüşmesi. Plazalarda, şirketlerde çalışanlara telefon verirler, onlar da sevinirler ama kanca takılmıştır bir kere; patrondan devamlı mail, mesaj gelir. Ama kapitalizm o kadar arsız ki günün 24 saati çalışır. Temelde şu unutuldu; Ben 8 saat çalışırım bunun karşılığında da paramı verirsin bana. Böyle işlemiyor ama. Bu kapitalizmin anormal şeyleri normalleştirmesiyle ilgili. Direk kendi hakkını savunamayacağın bir hale getiriyor seni. İişsiz kalma korkusu yaratıyor çünkü. İşsiz kalma korkusuyla hayatını devam ettiremezsin ki. Çok acayip bir şekilde sömürülmeye başlıyorsun. Bir de şu var: bir nesneye sahip olma, statü göstergesi, avutulma şekli bir bakıma. Sonsuza dek kullanmak aslında. Adam akşam biraz daha çalışır, servisi kaçırır, eve pestili çıkmış bir şekilde gelir, o kadar işgal edersin ki adamı kafasını bile kaldıramaz. Kapitalizm böyle bir şey zaten...

     

     
    Enter the Capital

     

    KAPİTALİZME KARŞI BRUCE LEE
    Kapitalizmi bir canavar olarak, ayı ve boğayla simgelerken karşısına Enter the Capital’de ve Wall Street çizgilerinde Bruce Lee’yi koyuyorsunuz, neden Bruce Lee? 

    Bruce Lee sevdiğim bir adamdı, bütün filmlerini izledim. Çocukluğumun kahramanı o. Adaletsizliğe karşı şahane bir mit. Kapitalizm de soyut bir canavar zaten. Ona karşı kim karşı çıkabilir dedim. Benim için Bruce Lee. Gücü barındıran adam...

    Genel olarak da tek tek bakıldığında da çok sert, huzursuz edici işler ama bir yandan da absürtler. Bu absürtlük bu sertlikle çok sık rastladığımız bir şey değil… 
    Bir kere durum absürt zaten. Sertlik absürtlükle birleşince vahşi hale geliyor. Birden olmayan bir şeyden sertlik çıkmaya başlıyor. Bu yüzden o absürt durum vaka olarak durduğu için onu çok ayıramıyorum.

     

     

    AYARI KAÇTI ZATEN İNSANLIĞIN 
    Burada, Sodom’un 21. yüzyılına bakabiliriz; nişan almış bir asker ve önünde şarap ve yiyecekler var. Absürt ve son derece sert… 

    Büyük bir soğukkanlılıkla bir sniper piknik yaparken birini vuruyor. Mesela bunu bir filmde yaptığınız zaman saçma gelebilir ama bu günlük hayatta yaşanıyor. Saray Bosna’da, Irak’ta yaşandı, Afganistan’da yaşanıyor. Elinde silah tutmayan bir silah üreticisi bundan daha az günahkar değil. Silah fuarları açılıyor, hepsinde kokteyller filan. Geçenlerde 5 silah ruhsata kadar izin vermek konuşuluyordu. 5 silah. 1 yetmiyor 3 yetmiyor. Bir insan niçin 5 silah almak ister. Komşunda silah olduğunu bildiğin zaman o komşuluk ne hale gelir. Bu adam neden silah alıyor, paranoya açısından değil de birine doğrultmak için. Öte yandan bir türlü fetiş zaten. Ayarı kaçtı zaten insanlığın…

    Bu ayar kaçma durumu biraz da teknolojiyle alakalı değil mi? 
    3000 sene önce insanlar kendi yaptığı heykellere tapınıyordu, şimdi kendi yaptığı teknolojiye tapınıyor, ondan medet umuyor. Kendisini teknolojiyle var ediyor. Kullandığı arabayla, oturduğu evin havuzuyla… Kapitalizmin şirretleştiği nokta bu. İnsan tek başına varlığını hissetmiyor. İşin kötüsü bunun yerine gelmesi gerekiyor. Buna imrenmesi gerekiyor. İmrendiği şey para kazanmasıyla ilgili...

    Ölümü ne kadar sevdiğimizi ve her geçen gün kutsallaştırıldığını da gösteriyorsun. 
    Bir zaman ‘vatan için kurşun atan da yiyen de şereflidir’ anlayışı vardı. Bu resmen ölü sevicilik. Bir karakol basılmıştı ve 8 asker kaçırılmıştı. Bakan çıktı, ‘tabutların dolu gelmesini yeğlerdim’ dedi, ben de ‘ölü sevici bir bakanımız var ve bu adalet bakanı’ demiştim. Bu sene şehitlik kapsamı genişletiliyor mesela. Böyle bir şey olabilir mi? Ölünün her türlüsü kullanılıyor. Bunun devlet politikası olarak onaylanması korkunç.

     

     
    Kampanya

     

    ‘Kampanya’ ve ‘Herşey vatan için’ bu ülkede ölüm’e bakışı net bir şekilde gösteriyor mesela... 
    Bu ülkede devamlı insanlar ölüyor ve sonra bakıyorsun hiçbir şey olmuyor. Sonra ekonomi büyüyor diye övünüyorlar. Ekonomik olarak büyümüş olabilirsin ama başka açıdan küçülüyorsun. Bunlar sistemin ayakta kalması için yapılan şeyler. İşin doğası olmuş….

    Her şeyin satılabiliyor olduğunu gösteren en iyi çizgilerden biri ‘Reklam ve halkla ilişkiler’. 
    Mesela, Bankadan arıyorlar, bir kart satmaya çalışıyorlar, ısrarcılar. Bir kartım var ikinci bir kart satmaya çalışıyorlar. İstemiyorum diyorum ama satıyorlar yine de. Kredi satıyorlar. Kart satıyorlar. Milyon tane kart satıyorlar. Bazı şeyleri kredi kartsız yapamıyorsun zaten, o yüzden de seni zorunlu da kılıyorlar. Sisteme uyman gerekiyor ama o da yetmiyor bir tane daha alman gerekiyor, bir tane daha….

     

     
    Reklam ve halkla ilişkiler

     

    Yabancılaşmada da roller değişiyor değil mi? 
    İnsanın becerisi bu. Yer değişim oluyor, zırdelilik normalleşmeye başlıyor. Geçen sene katıldığım bir panelde kentleşme ile ilgili konuştum, TDK’ya göre tasarım nedir, kent nedir diye… Kent dönüşüyorsa bu kötülüğe doğru evriliyordur. Kasabalarda acayip siteler ortaya çıkıyor suni suni. Oraya giden bir lüks bir araba birinci hafta olmasa bile camı kırılır. Duvardan şişeler atılır. Siz orada kötü olarak çocuğu gösterirsiniz fakat mahalleye 1200 tane zengini koyarsanız hatalı tasarım olur. Bir kentte en zengin de en fakir de vardır ama bunlar kendi habitatında yaşarlar. Gaziosmanpaşa’daki çocuk Bebek’e giderken, gözü alışır ama birden Bebek’i adamın dibine koyarsanız olmaz. Tarlabaşı’nı boşalttılar çünkü iyi para kazanacaklar. Temelde para var.

    Popüler figürleri, ikonları çok sık kullanıyorsunuz. Bu serginizde de var yine, Zidane’ın kafası, Tanrı’nın eli gibi… 
    Belli şeyler artık ikondur ve birçok şeyi sembolize ederler. Sembolize şeyleri manipüle etmek daha kolaydır, onu oraya koyduğunuz zaman o zaten birçok şeyi temsil ediyor. Zidane, Don Kişot… Sahnede yer almaya başlayınca sahnenin etkisi de artmaya başlıyor. O yüzden ben okuldaki öğrencilere, ‘ikonları kullanmaktan çekinmeyin, doğru kullandığınız zaman çok işinize yarayabilir, şablonlar, klişeler bunlar iyi şeylerdir’ diyorum. Yani, yeri geldiği zaman ikonları kullanmak iyi oluyor

    Tanıl Bora söylemişti; sizin işlerinizde eser adları kurgunun bir parçası diye. Çok önemli bir tespit galiba… 
    Evet evet. O başlıklar resmin bir parçası, devamı gibi... Bazen resmi başlık üzerine buluyorum, bazen de çizme sürecinde düşünüyorum başlığı. Figürü çizerken doğru mu yanlış mı diye başlık için düşünüyorum. Tabii çizdikten sonra başlık bulmak, çalışmak daha zor...

    Biraz çalışma şeklinden bahsedebilir misin, seçtiğin işleri nasıl bir araya getiriyorsun? 
    Bunlar olacak diye fazlasıyla iş yapıyorum daha sonra kabaca kendi ana kurgusu başlıyor ve eleyerek hangisi daha iyiydi, yanındaki resim ona uyuyor mu yandaki pas atıyor mu filan diye belirleniyor. Görsel olarak bir kitap çıkıyor mu? Kurguyu doğru yapmak önemli, iyi bir seçim gerekiyor. İşin en ağır tarafı o seçim kısmı, ince işçilik yani…

    'Tarihte Bugün' sergisi 1-15 Mayıs tarihlerinde Karşı Sanat'ta...

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, Türkçe karakter kullanılmayan ve kişilik haklarını hiçe sayan yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    Diğer Haberler
  • iDANSla çağdaş dans vakti02 Ekim 2012 Salı 22:10
  • İstanbulda en kısa festival02 Ekim 2012 Salı 22:09
  • Turuncu Filmler Antalyada02 Ekim 2012 Salı 22:08
  • Beat’lerin Kralı Babylonda02 Ekim 2012 Salı 22:06
  • Türkiyeye utanç verici ceza02 Ekim 2012 Salı 22:05
  • Fazıl Sayın Evreni ilk kez Salzburgda02 Ekim 2012 Salı 15:02
  • Bilgin Adalı hayata veda etti01 Ekim 2012 Pazartesi 23:20
  • Uluslararası caz günü İstanbul’da gerçekleşecek30 Eylül 2012 Pazar 15:04
  • Askerler öldürdüklerini göremezlermiş30 Eylül 2012 Pazar 07:00
  • İşte Neşet Ertaşın son şiiri29 Eylül 2012 Cumartesi 16:38
  • Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Aydın Post | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0256.226 61 64 | Faks : 0256.226 61 64 | Haber Yazılımı: CM Bilişim