Sözlük anlamıyla "iyi"; "istenen, arzulanan, hedeflenen, yerinde olan, yararlı, hayırlı ve ahlâki şey" demektir. Felsefî bir kavram olarak varlık, tamlık ve yetkinlik manasına gelir. "Kötü" sözcüğü de istenmeyen, arzulanmayan, zararlı ve kendisinden kaçınılan şey olup çirkin, yanlış, eksik ve yokluk anlamlarına da gelmektedir. Ahlak felsefesinin (etik) önde gelen kavramları olan "iyi ve kötü metafizikte "varlık-yokluk", mantıkta "doğru-yanlış", estetikte "güzel-çirkin", hukukta "yasal olan-olmayan" şeklinde ele alınmaktadır.

İyi ve kötünün ne olduğu konusunda hemen hemen evrensel anlamda ortak bir kanaat mevcuttur. Söz gelimi dürüstlüğün iyi, yalan söylemenin ise kötü olduğu konusunda insanlık tecrübesi görüş birliği içindedir. Bununla birlikte bu kavramların nesnelliği, dayanağı veya göreceliği uzun tartışmalara konu olmuştur. Platon, Aristoteles, Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşd gibi düşünürler bu kelimelerin kavramsallaşmasına öncülük etmişlerdir. Filozoflar kendinde var olan, varlığında tamlık bulunan ve hiç bir şeye muhtaç olmayan Tanrı'yı "iyi" niteliğine gerçek anlamda sahip tek varlık olarak tanımlar. Platon için mevcut varlık dünyasına hayat veren, ona kaynaklık eden, onu olabilecek en güzel derecede biçimlendiren ve düzenleyen Tanrı mutlak, en yüksek iyidir. Aristoteles için de doğasından dolayı istenen, arzulanan, özünden dolayı iyi olan Tanrı, iyinin kendisidir. O, her şeyin gayesidir, ulaşılmak istenendir, mutluluktur.

"İyi"nin karşıtı olan "kötü"nün, iyiden bağımsız olarak kendi başına nesnel bir varlığı bulunmamaktadır. Kötülük gibi yokluk, çirkinlik, eksiklik, karanlık vb. kavramlar da iyiye bağımlı olup kendi başlarına mutlak değildir.

Bir şeyin iyi olup olmadığına neyin karar verdiği sorusu, diğer bir ifadeyle ahlâki eylemlerimizin dayanağının ne olduğu konusu düşünce tarihinin en temel tartışmasıdır. Bu tartışma, günümüz ahlâk felsefesinde "Bir şey, Tanrı yapılmasını emrettiği için mi iyidir, yoksa o şey iyi olduğu için mi Tanrı tarafından emredilmiştir?" biçiminde dile getirilmekte, dolayısıyla "Tanrı'dan bağımsız ahlâki iyi ve kötüden bahsedilebilir mi?" sorusunun cevabı aranmaktadır.

Kur'ân-ı Kerim'de "iyi" karşılığında “hüsün (hüsn)" ve "hayır (hayr)" kavramları geçmektedir. Hüsün terimi Tanrı'yı ve ilahi fiilleri tasvir için de oldukça sık kullanılmıştır: "Allah fiilleri en güzel olan bir yaratıcıdır. O her şeyi güzel yapmış, insanı en güzel şekilde yaratmış, kullarına ihsanda bulunmuş, iyilik yapanların sevabını (hüsn) arttırmıştır" (Yusuf 12/100; Mu'minûn 23/14: Secde 32/7). Yine Kur'ân ve hadislerde hüsün veya hayr kelimesinin karşıtı olarak çoğunlukla "kubuh (kubh)" kelimesi kullanılmaktadır. Bu terimlere karşılık olarak dini ilimlerde ayrıca hayır-şer, maruf-münker, sevap-günah ve helal-haram gibi terimler de geçmektedir. Kelam âlimleri genelde hüsün ve kubuh, İslâm filozofları ise hayır ve şer kavramlarını kullanmayı tercih etmişlerdir. Müslüman düşünürler konuya Allah'ın inâyet ve cömertliği açısından yaklaşmış, evrende iyiliğin esas, kötülüğün ise arızi olduğunu dile getirmişlerdir. Hüsün ve kubuh problemi İslâmî literatürde insan fiillerinde iyilik ve kötülüğün mahiyeti, iyilik ve kötülüğün sorumlulukla ilgisi, akıl ve vahyin iyi-kötüyü belirleme vasıtaları olarak önem, öncelik veya beraberliği, fiilleri iyi-kötü yapan sebep ve kriterlerin neler olabileceği tartışmaları açısından ele alınmaktadır.

Kur'ân'da her türlü iyi tutum ve davranışın ahlâki değerini belirtmek için kullanılan "hayır" kavramını Hz. Peygamber, gerçek müminin dinî ve ahlâki yaşantısını nitelerken en temel referans olarak vurgulamıştır. Müslümanın karakterini belirleyen bazı hadislere göre insanların yahut Müslümanların en hayırlısı "iyiliği beklenen, kötülük etmesinden korkulmayan"; "toplum içinde yaşarken bir taraftan o toplumun hakkını ödeyen, diğer taraftan rabbine ibadet eden, savaşa çıktığında ise düşmana korku salan"; "-savaş zamanında- malı ve canıyla savaşan, -barış zamanında ise- rabbine ibadet etmekle meşgul olup kendini insanlara zarar vermekten alıkoyan"; "dostlarına ve komşularına hayrı dokunan"; "ömrü uzun, ameli güzel olan"; "geç öfkelenip çabuk yatışan"; "borcunu güzellikle ödeyen kimse"dir (bkz. Tirmizî, “Fiten", 76; Buhârî, "Rikâk", 34; Nesâî, "Zekât", 74; İbn Mâce, "Ticâret", 62).

Kur'ân ayetlerinde hayır ve şerrin insanlarca tamamıyla bilinemeyeceği, kişinin sevmediği bir şeyin hayır, sevdiği şeyin de şer olabileceği belirtilir. Allah'ın neyin hayır, neyin şer olduğunu gönderdiği vahiylerle insanlara bildirip onlara hayır yapmalarını emrettiği, kötü fiilleri yasakladığı ifade edilir. Şer olan fiillerin insana düşmanlık besleyen şeytan tarafından daima güzel gösterildiğine dikkat çekilerek bu konuda uyarılarda bulunulur ve zerre kadar hayır işleyen kimsenin mükâfatını, zerre kadar kötülük işleyen kimsenin cezasını göreceği haber verilir. Şer kelimesi Hz. Peygamber'in hadislerinde Kur'ân'dakine benzer şekilde "kötülük, zarar, musibet, fitne ve fesat, günah, kötü iş, kötü kişi, zararlı nesne" gibi manalarda kullanılmıştır. Hadislerde toplumda fitne ve fesat çıkarma dâhil olmak üzere bütün kötülükler mutlak manada şer kabul edilmiştir (Buhârî, "Fiten", 11). Hz. Peygamber yaratılmışların şerrinden, gökten inen ve oraya yükselen şerlerden, gecenin şerrinden ve yerdeki bütün şerlerden Allah'a sığınmış, bu tür dualar yapmayı ashabına da tavsiye etmiştir (Müsned, II, 132; V, 430). Ayrıca hayır olan fiillerin yapılması ve şerlerden kaçınılması istenmiştir. İnsanların en hayırlısı kendisinden hayır umulan ve şerrinden emin olunan (Tirmizî, "Fiten", 76), en kötüsü de kötülük etmesinden korkulan kişidir (Buhârî, "Edeb", 38, 48). Bu sebeple hayır yapmaya gücü yetmeyen kimsenin kötülük işlemekten kaçınması durumunda kendisi için bunun da sadaka sayılacağı haber verilmiştir (Buhârî, "Edeb", 33).

İslâm âlimlerine göre bir fiilin iyi veya kötü olarak nitelendirilmesi, o fiili yapan kimseye dünya ve ahiret açısından fayda ya da zarar getirmesine bağlıdır. İnsana dünya ve âhirette fayda getiren fiil "iyilik" (hüsün) niteliği taşır ve "iyi" olarak nitelenir. Buna karşılık, dünya ve âhirette zarar getiren fill ise "kötülük" (kubuh) niteliği taşır "kötü" olarak değerlendirilir. Hüsün ve kubhun kaynağının ne olduğu ve nasıl bilinebileceği üzerinde İslâm âlimleri temelde iki farklı görüş ortaya koymuşlardır. Çoğunluğunu Eş'ariye mezhebine mensup âlimlerin oluşturduğu bir gruba göre hiçbir fiilin özünde herhangi bir ahlaki değer (iyilik veya kötülük) bulunmayıp nesneler ve fiiller değerlerden yoksundur. Fiiller ancak Allahu Teâlâ'nın iradesine göre değer kazanmaktadır. Buna mukabil çoğunluğunu Mâtürîdiyeve Mu'tezilenin oluşturduğu âlimlere göre ise fiillerdeki ahlaki değerler bizzat fiilin kendisindedir. Allah'ın bir fiili emretmesinin sebebi, zaten o fiilin özü itibarıyla iyi olmasıdır. Keza yasaklamasının sebebi de o fiilin özü itibarıyla kötü olmasıdır.

Felsefî kaynaklar ise aklın kendi başına bir şeyin iyi veya kötü olduğunu bilebileceğini, doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini, adalet ile zulmü birbirinden ayırt edebileceğini ifade eder. Vahiy ve aklın yanında, iyi ve kötü bilgisinin bazen sezgiye, bazen duyguya, bazen doğaya, bazen bireyin iç dünyasına, bazen de toplumsal yapıya dayandığını ileri sürenler de vardır. İyi ve kötü kavramlarının dayanağı sorunu Tanrı'nın iradesiyle insan hürriyeti arasındaki ilişkinin niteliği, özgürlük, sorumluluk, alın yazısı, kaza ve kader gibi uzun tartışmalara da neden olmuştur.

İyi ve kötü kavramları kendisini daha çok içinde yaşadığımız dünyanın nasıl olduğuyla ilgili tartışmalarda gösterir. Bu konuda tamamen iyimser olanlar olduğu gibi, kötümser olanlar da vardır. Gazzâlî ve Leibnitz gibi düşünürler, bu evrenden daha iyisinin olamayacağını, olabilecek dünyalar içerisinde mevcut dünyamızın en iyisi olduğunu söylerler. Schopenhauer gibi düşünürler ise mevcut evrenden daha kötüsünün olamayacağını, yaşamın acılarla dolu olduğunu dile getirir. İyimserler için karşımızda çok hassas dengelere dayanan, her hâliyle muazzam ve muhteşem bir yapı, yani kozmos bulunmaktadır. Tanrı'nın sanatı ve hikmeti kendisini evrenin her yerinde göstermektedir. Kötümserler için ise karşımızda koşulları her an bozulabilir, dengesi her an alt üst olabilir, kötülüğün kol gezdiği evren söz konusudur. Nitekim bencilliğine ve hırslarına yenilebilen bir insan kolayca bir canavara dönüşebilmekte, acımasızca kan dökebilmektedir.

İyi ve kötü" kavramları değerlendirilirken genelde iyi kavramı esas alınır ve tanımlanır. İyinin nesnel, görece ve araçsal türlerinden söz edilirken kötünün de aynı şekilde ne olduğu tahlil edilmeye çalışılmış, doğası üzerine oldukça geniş tartışmalar yapılmıştır. Bazı kültürlerde kötüye, kendisine tanrısallık atfedilecek kadar değer de verilmiştir (ör. Zerdüştlük'te Ehrimen). Hristiyanlıkta ise kötü (günah) ve acının (çarmıh) varlığına teolojik bir temel oluşturulmuş, hatta her doğan çocuğun kötülükten izler (radikal günah) taşıdığı ve arınması gerektiği (vaftiz) ileri sürülmüştür. İslâmiyet'te bu anlamda asıl olan iyilik, masumiyet ve fıtrattır. Tanrı en temelde rahim ve rahmandır. Tek olup her şeyin sahibidir; karşısında O'na denk, O'na karşıt veya O'nunla mücadele edecek herhangi bir kaynak, otorite veya gücün bulunması söz konusu değildir.

Düşünce tarihinde kötülükle ilgili tartışmalar dünyada görülen acı olaylarla Tanrı'nın kudreti arasındaki ilişkide gündeme gelmiştir. "Eğer tanrılar müdahale etseydi kötülükler gerçekleşmeyecekti" diyen Epiküros (ö. MÖ 270) antik dönemde söz konusu tartışmayı (kötülük problemi) başlatmıştır. Daha sonra gelen Lukretius ve David Hume (ö. 1776) gibi düşünürler de benzer itirazları sürdürmüş, dünyada kötülüklerin varlığının her şeye gücü yeten Tanrı inancıyla çeliştiği iddiasını tekrarlamışlardır. Teist düşünürler ise evrende asıl olanın iyilik, güzellik ve düzen olduğunu, kısmi kötünün ise iyinin eksikliğinden veya insanın özgürlüğünü yanlış kullanmasından kaynaklandığını, Tanrı'nın adaleti ve hikmetinin (teodise) her yerde açık ve seçik görülebileceğini ifade etmişlerdir.

Sosyal Bilimler Ansiklopedisi 2/Aydın Topaloğlu