Hakların varlığı için hukuk metinleri yeterli midir?

Abone Ol

İmparatorluklar döneminin son bulmasıyla zorunlu olarak gireceğimiz yol elbette Cumhuriyet ve Milli Devlet anlayışına uygun devlet mimarisi kurmak olacak ve saltanat rejimine güle güle diyecektik.

Osmanlı ülkesini parçalamak hevesinde olan emperyalist devletlere karşı, sarayın aksine direniş hareketini başlatan Osmanlı ordusundan bazı kurmay subaylar, önce  yoksul ve yoksun millete direnişin oluşturulması gerekliliğine inandırmak istedi.

Çünkü karşılaşılacak bütün zorluk ve çaresizlikler ancak milletle sağlanacak birlikle aşılabilirdi.

Ve zafer bu şartlarda kazanıldı.

Kazanılan zafer, istiklal ateşiyle yanan ve bu ateşi milletin sinesine taşıyan kurmayların ve Osmanlı bürokrasisinde önemli mevkilerde görev yapan bürokratlar ve aydınların gayretleriyle gerçekleşti.

Yol belliydi, önce istiklal kazanılacak sonra Cumhuriyet kurulacaktı.

İmparatorluklar devri kapanıyor, dünya yeniden kuruluyordu.

Kurulan yeni dünyada bizde yerimizi almalıydık.

Bu yolun zorlukları vardı elbet.

Aşılması için birlik gerekiyordu.

Bunun için kurucu kadronun çok çalışması, kararlı adımlar atması lazımdı.

Artık, bir ailenin tebası ve padişahın kulu değildik.

Anadolu'da yaşayan halkların ortak iradesinin temsiliyeti için "Cumhuriyet" kurulmuştu.

Değişik etnik kavimlerden oluşmamıza rağmen cumhur;Türk diye tanımlanan ve çoğunluğu müslüman olan halklardan oluşuyordu.

Bu sebeple devletin adı Türkiye Cumhuriyeti oldu.

Anadoluda ve Trakya'da yaşayan ahali, teba ve padişahın kulları iken yeni rejimde "Cumhur" olarak isimlendirildi.

Yani hepimiz Cumhurun bir unsuru ve parçası olduk.

Bu ad diğer "Adlarımızın, kimliklerimizin" üstünde kabul edildi.

Bu sebeple, halklar arasındaki ilişkiler "Eşit Yurtaşlık" temelinde hukuk ve hukuk kültürü dikkate alınarak kurgulandı.

Hukuk metinlerinden daha fazlası, hukuk kültüründe de eşit yurttaşlık ve ortak kimliğimizin koruyucu zırhı Cumhuriyet değerlerine göre kamusal alanın güçlendirilmesine yönelik pratikler geliştirilmeliydik.

İşte bu noktada eksikliklerimiz oldu.

Cumhuru oluştururken farklılıklarımız zaman zaman sıkıntı kaynağı oluşturdu.

Cumhuriyetin getirdiği yeni değerler ve ikinci dünya savaşının dünyada estirdiği şovenist/ırkçı anlayışlar toplumu idare edenlerin bir kısmında sıkıntılar doğuracak şekilde uç verdi ve aralarından değişik hülyalara kapılanlar çıktı.

Yasaların ruhu toplumda var olan egemen kültürün değişmesinde, gerekli esnekliği sağlamak yerine bir kısım bürokratlar, yasal dayatmalarla sonuç alma yoluna gitti.

Haliyle bu süreç toplumsal bilinçte istenmeyen kalıcı hasarlar oluşturdu.

Kılık kıyafet üzerinden muhafazakalık/dindarlar, etnisite üzerinden Kürt meselesi/Kürtler, mezhep üzerinden Aleviler gibi  farklılıklara sahip insanlarımız resmi ideoloji adına değişime zorlandı.

Cumhuriyet kadroları da bu farklılıkların oluşturabileceği direnç şüphesiyle hep korku içinde hareket etti.

Aslında bütün taraflar için bu korkular hala varlığını sürdürmekte, toplumsal fay hatları risk alanı oluşturmaktadır.

İşte bu fay hatlarından kurtulmak için gerek iç hukuk, gerek altında imzamız bulunan uluslararası hukuk metinlerinin işlevsel olması ve hukuk metinleri dikkate alınarak bir arada yaşamayı kolaylaştıracak hukuk kültürünün gelişmesini sağlamada, yeterli çabayı ortaya koyabilmemiz gerekiyor.

Toplumda bulunan farklılıkların "Düşmanlaştırılmasının" önüne geçmek için hukuk metinlerine uygun kültürün oluşması bir zorunluluktur.

Bunun sağlanabilmesi için konunun önemini fark eden insanlarımızın cesur olması, farklılıklardan korkmaması, bazı etnik, dini, mezhebi veya felsefi talepte bulunanlara "Kullanamadığınız hangi hakkınız var?" gibi kısıtlayıcı, suçlayıcı ve yargılayıcı ifadeler kullanmaktan kaçınmalı ve muhatabına karşı üslubunda özenli olmalıdır.

Hukuk metinlerini uygulamakta, hem bürokrasimiz hatalı davranışlar göstermemeli, hem farklı etnik, dini ve mezhepten olanlara karşı anlama çabası gösterilmelidir.

Bir zamanlar, devletin dini hayatı kısıtladığını söyleyenler ve bu sebeple devlet politikalarına karşı çıkanlar, devletin "İslamı" bozduğunu, söyleyenler vardı ve bu iddia sahiplerinden birçok kişi şu anda beğenmedikleri devleti yönetmekte, dün söylediklerinin aksine taraftarlarını dün karşı oldukları devletin savunucusu haline getirmiş ve şimdi herkesten daha fazla "Devletçi" durumunda, bireyi ve toplumu kendilerinin istediği gibi yaşamaya zorlamakta, itiraz edenleri nankör, terörist ve hain ilan etmektedirler.

Bu tutumlarıyla sivil hayat ve sivil toplumu kendi ideolojik sığlıklarıyla boğmakta, yaptıkları hukuksuzlukları "Yerlilik ve Millilik" adına gizlemekte, kamu imkanlarıyla çevrelerini zenginleştirmekte, dün despotluk dedikleri uygulamaları rahmetle aratacak düzeyde baskıyı, tekelleşmeyi, otoriterleşmeyi meşrulaştırmak istemektedirler.

CHP'nin Altılı Masada şekillenen kamuda ve özel hayatta kılık kıyafet özgürlüğünü hukuki teminat altına alınmasına yönelik yaptığı teklifi bu sebeple reddetmektedirler, sadece bunu mu reddediyorlar? hayır, "Kürt Meselesi" hakkında aldıkları tutumun gerekçesi de, Alevi meselesinde takınacakları tavır ve alacakları tutumda aynı şekilde hukuk metinleri dikkate alınmadan ve hatta onları gerekçe göstererek "Devletçi, otoriteryen" düzenlerini meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar.

Bu gidişattan memnun olmayanlar bir araya gelerek çözüm aramanın ötesinde, birlikte yaşamak için sadece hukuk metinlerinin varlığını yeterli görmemeli, ortak yaşama ve birbirini anlama kültürünü geliştirip çoğaltacak şekilde davranmalı, özgürlükçü iklimi güçlendirmelidir.

Bunun yolu demokrat duruş göstermek, hem birbirimize hem kendimize güvenerek oluşturacağımız kültürel iklimin inşasından geçer.

"Musibet" haline gelen otoriteryen anlayıştan kurtulmak için özgürlükçü parlamenter sistemi Altılı Masada formülleştirme çabası, bir imkan olarak görülmeli ve her birimiz şahsi olarak da bunun gereğini yapmalıyız.

Bunu yapabilirsek, kurumlar daha düzenli ve güven içinde çalışacak, kısa zamanda daha çok yol alma imkanı olacaktır.

Ülkemiz için en büyük handikap, toplumda var olan sosyolojik farklılıklar üzerinden yaşanacak siyasi parçalanmışlıktır.

Siyasi parçalanmayı gerekçe göstererek 50+1 sistemini getirenler, toplumsal kutuplaşmayı körükleyerek iktidarlarını süreklilik kazandırmak istemektedir.

Bu çaba, toplumsal birlik ve insanımızda devlete karşı aidiyet duygusu zedelemektedir.

Farklılıklara rağmen, özgürlükçü demokratik sistem arayışı, Altılı Masa ve ülke insanı için vazgeçilmez öneme sahiptir.

Ülke insanının farklılıklar içinde birlikte yaşamak arzusu; şeffaf, hesap verebilir, hukukun egemen olduğu yönetimle mümkündür.

"Ben yaparım olur", "Yaptığımın hesabını verecek değilim", "Hesap için sandık  yeterlidir" anlayışıyla hareket edenler, devlette akraba, yandaş yerleştirme ve kayırmacılığından vazgeçmeyenlerle, insanımızın mutlu ve huzurlu olması mümkün olmadığı gibi, aidiyet duygumuzu zedeleyecek, rejimimiz sözde değilse bile, özde "Cumhuriyet" olma özelliğini yitirecektir.

Toplumsal farklılıkları siyasi parçalanmışlığa sebep olarak görmek ne kadar tehlikeliyse, toplumda birlik oluşturmak için devletin bireyi ve toplumu "mengene" gibi sıkıştırması kabul edilemez.

Çözüm ise, Cumhuriyetimizin özgürlükçü demokrasiyle taçlandırılması, hukuk metinlerinin yanısıra kültürel iklimin barışçıl bir şekilde inşasıyla mümkün olacaktır.

İnsanımız bu iki tercih arasında karar vermek üzere seçime gidecektir.

Unutmayalım!

Bir ülkede muhalefet; teröristlik, hainlik, ihanetle mesnetsiz bir şekilde suçlanıyorsa eğer, iktidarın demokrasi, hukuk, toplumsal barış, adil bölüşüm gibi amaçları kalmamış demektir.

{ "vars": { "account": "UA-18838004-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }