George Orwell (gerçek adıyla Eric Arthur Blair), yazdığı iki kitapla 20. yüzyıl edebiyatını derinden etkilemiş, iz bırakmış bir yazardır. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (Nineteen Eighty-Four) ve Hayvan Çiftliği’yle (Animal Farm), yalnızca edebiyat dünyasını değil, sanatın bütün alanlarını ve popüler kültürü etkisi altına almıştır.
Bugünkü yazıda özellikle Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (Nineteen Eighty-Four) isimli kitabını değerlendireceğim. 1984 bir “distopya”yı anlatır. Distopya, kötümser bir bakışla hayal edilen veya tasarlanan toplum düzenlerinin veya karanlık gelecek tablolarının adıdır. “Karşı ütopya”, “ters ütopya” veya “anti ütopya” olarak da adlandırılan bu kavram, ütopyanın antitezi olarak adlandırılabilir. Başka bir anlatımla “ütopya” cennetse “distopya” cehennemdir.
20.yüzyıl edebiyatından en önemli kabul edilen iki distopya kurgusu, (George Orwell tarafından kaleme alınan “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” ve Aldous Huxley tarafından yazılan “Cesur Yeni Dünya”dır.
“1984”, ismini 1948’de yazılmış olmasından almıştır.
2. Dünya Savaşı sonrasında bütün taşların yerinden oynadığı, belirsizliğin hüküm sürdüğü bir atmosferde kaleme alınan roman, gözden kaçıralamayacak geleceğe dair bir “öngörü”de bulunur Orwell. 1984 yılına uzanır ve başkarakteri Winston Smith aracılığıyla “kontrol manyağı” bir devleti anlatır. Dünya üç büyük devlet tarafından hiç bitmeyen savaşlarla kontrol edilmekte, Winston’ın yaşadığı ve Amerika Birleşik Devletleri’nin hakimiyetindeki Okyanusya ise Büyük Birader’in (Big Brother) bakışlarıyla zihinleri baskı altında tutmaktadır. Devlet görevlisi Winston, kendisi gibi bir görevli olan Julia’yı tanıyıp aşk ve cinsellikle kendini “kirlettiğindeyse” beynini “özgürleştirme” fırsatı bulur.
Kitapta, öncelikle otoritenin geçmişi manipüle ederek geleceği inşa etme kaygısı dikkati çekiyor. Başkarakter Winston’ın devletteki görevi de budur; eski gazeteleri alıp onlardaki kimi haberleri değiştirir ve önceki bilginin tarihten tamamen silinmesini sağlar. Tarihi manipüle etmenin günümüzde de sıkça uygulandığı düşünüldüğünde, Orwell’in öngörülerinden birinin gerçekleştiği de söylenebilir. Otorite, karşısına çıkabilecek ‘sürprizler’i sevmez ve bunun için de elinden geleni yapar, hatta elinden gelenin fazlasını.
Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ün baskın unsurlarından biri de “düşünce suçu” ve “düşünce polisi” kavramlarını öne çıkarmasıdır. Londra’da geçen roman, kentin her yerine, her eve, her dükkâna konulmuş devasa resimlerdeki Büyük Birader imgesiyle “suç”u kontrol altına almanın ipuçlarını gösterir okuyucuya. Büyük Birader’in yaşayıp yaşamadığı bile belli değildir, fakat “Demokles’in kılıcı” gibi toplumun tepesindedir bu imge [1].
Ingsoc adlı yöneten partinin sloganıysa basittir: “Savaş barıştır, özgürlük köleliktir, cahillik güçtür.” Bu anlayışı topluma dayatmaksa birincil hedeftir, bunun için de hiç bitmeyen savaşlarla “korku” tetiklenmektedir. Bu noktada da Orwell’in distopyası gerçekliğe yaklaşmıştır.
Romanda dillendirilen “proletaryanın gücü” konusuna da değinmek gerekir bu aşamada. Toplumun yüzde 85’ini oluşturmalarına karşın güçlerinin farkında olmayan ve sindirilmişliklerini sessizlikle tamamlayan bu kitle, yönetenlerin boyunduruğu altında ‘yaşamak’ dışında herhangi bir hakka sahip olamamanın ezikliğiyle sürdürürler hayatlarını. “Başkaldırı” mekanizması hiçbir zaman harekete geçemediği gibi, bu kavramın varlığı bile kuşkuludur. Örneğin, Winston’ın var sandığı ve onlara katıldığını düşündüğü otorite karşıtlarının gerçekliğine dair hiçbir işaret yoktur romanda.
Kitapla ifade edilen “yeni söylemler” dikkat çekicidir. Otoritenin düşünceyi kontrol altına almasının temelini oluşturan bu “yeni sözlük”, geçmişi manipüle etme eğiliminin çıkış noktasıdır bir bakıma. Toplumu düşünmeye itecek kelimelerin yok edilip bazılarının da birleştirilerek ‘anlamsızlaştırılması’ temeline dayanan bir sistemdir. Günümüze baktığımızda Orwell’in yanılmadığını bir kez daha görürüz. Kelimelerin içlerinin boşaltıldığı bir dönemde yaşadığımız gerçeği bu öngörüyü de haklı çıkarır; özellikle televizyon aracılığıyla “cehalet”in yüceltilmesi bizi bu saptamayı yapmaya götürür.
“Büyük Birader” (Big Brother) ismi çeşitli ülkelerde kavramsal olarak kullanılır hale gelmiştir. Bu kavram ile anlatılmak istenen “Büyük Birader”in bir korku imparatorluğu yaratması ve diktatörlüğüyle bütün insanları susturma isteğidir.
Romanda, Winston'un karıştığı olayların nasıl olduğunu, “Büyük Birader”'in tek söz sahibi olduğu bir yeri çok iyi anlatan sözler son derece ilginçtir. “Tutuklamalar her zaman gece yapılırdı. Uykudan, ansızın sarsılarak uyanma, omzunuzu dürten kaba bir el, gözlerinize tutulan ışık, yatağınızın çevresinde katı yüzlerden bir halka. Olayların büyük çoğunluğunda yargılama olmaz, tutuklama gerekçesi gösterilmezdi. İnsanlar geceleri ortadan kayboluverirlerdi, o kadar. Adları sicillerden silinir, o güne dek tüm yaptıkları kayıtlardan silinir bir zamanlar var oldukları yadsınır ve sonra unutulurdu. Böyle ortadan kaldırılanlara, yok edilenlere genellikle buharlaştı denilirdi.”
Proleterler hakkında uzun bir alıntı romanın en önemli bölümlerinden biri belki de…
“ Proleterler yönetimsiz bırakıldıkları zaman Arjantin’ın ovalarına salınıvermiş sığırlar gibi, doğal buldukları ilkel bir yaşam birimi geliştirmişlerdi. Doğarlar, sokaklarda büyürler, on iki yaşında işe gitmeye başlarlar, kısa bir güzellik ve cinsellik döneminden geçip yirmi yaşında evlenirler, otuz yaşında orta yaşlı olurlar ve ortalama altmış yaşına ölürlerdi. Ağır bir çalışma hayatı, ev ve çocuk sorunu, komşularla ufak tefek tartışmalar, sinema, futbol, bira ve her şeyden önemlisi kumar, akıllarının ufkunu doldururdu. Onları denetlemek zor değildi. Düşünce Polisinin birkaç casusu aralarında dolaşır, yalan dolan söylentiler yayar, tehlikeli olabileceği düşünülen bireyleri saptar ve ortadan kaldırırlardı; ama Partinin ideolojisini kendilerine aşılamak için, hiçbir girişimde bulunmazlardı. Proleterlerin, güçlü siyasal görüşlerinin olması istenmezdi. Onlardan beklenen tek şey, çalışma saatlerinin uzatılması ve yiyecek tayını kısıntılarını kabul etmelerini kolaylaştıracak ilkel bir yurtseverlik duygusuydu. Bazen hoşnutsuzluk duyabiliyorlardı, ama bu hiçbir sonuca götürmüyordu onlardı, çünkü tutunacakları herhangi bir düşünceleri olmadığından, bu hoşnutsuzlukları ufak tefek, belirli sorunlara yöneliyordu. Büyük sorunların her zaman dikkatlerinden kaçması kaçınılmazdı. Proleterlerin büyük bir kısmının evinde tele ekran bile bulunmazdı. Sivil polis işlerine çok az karışırdı. Londra’da her türlü suç almış yürümüştü; hırsızlar, dolandırıcılar, fahişeler, uyuşturucu madde pazarlayıcıları ve her türlü karanlık işle uğraşanlar, dünya içinde dünya oluşturmuşlardı; ama tüm bunlar proleterlerin kendi bünyelerinde var olduğundan önemsenmiyordu. Ahlak konularında, dedelerinin kurallarını izlemelerine izin veriliyordu. Partinin cinsel disiplin eğitimi onlara uygulanmıyordu. Rastgele cinsel ilişkiler cezalandırılmıyor, boşanmaya izin veriliyordu. Eğer proleterler herhangi bir gereksinim duymuş olsalardı, ibadete ve dine bile izin verilecekti. Kuşkunun sınırları dışındaydılar. Partinin sloganında belirtildiği gibi “Proleterler ve hayvanlar özgürdür””
Kitaptaki etkileyici cümlelerden bazıları;
"En iyi kitaplar insana zaten bildiklerini söyleyen kitaplardır."
"Küçük kurallara uyarsan, büyük kuralları çiğneyebilirdin."
"Ayrıcalıklı kesimlere bile sıkıntı çektirmek, bilinçli bir tutumun sonucudur; çünkü genel bir yoksunluğun hüküm sürmesi küçük ayrıcalıkların önemini artırır ve böylece bir kesim ile öbürü arasındaki farkı büyütür."
"İnsan sevilmekten çok anlaşılmayı istiyordu belki de."
"Totaliterler, Şöyle yapacaksın, böyle yapacaksın' diye dayatıyorlardı. Biz ise, insanlara, 'Sen aslında şusun, aslında şöyle düşünüyorsun, şuna inanıyorsun' diye bastırıyoruz."
Partilerin kişilerden daha üstün tutulduğu 1984'te ifade ediliyor. Böyle bir düzende kişilerin değil, partilerin bir şeyleri değiştireceği betimleniyor ve her şey tek adam üstüne kurulu olduğunu, günümüzde de bu tek adamlık sistemini Orwell gözümün içine sokarak anlatıyor.
Orwell; “Kitabımda anlattığım toplumun bir gün var olup olmayacağını bilmiyorum, ama buna benzerin geleceğine inanıyorum.” diyordu.
Orwell’in bilimkurgu olarak yıllar önce yazdığı romanındaki sahneler, günümüzde de bir şekilde karşımıza çıkıyor. İnsanlar ”1984”de olduğu gibi uydularla, kameralarla izleniyor, telefonlar dinleniyor, ortam dinlemesi ile elde edilen ses kayıtları internette yayınlanıyor. Bir evin içindeki konuşmalar, dışardan teknik donanımlı araçlardan dinlenilip, kaydedilebiliyor. İnsanların bilgisayarlarına ele geçirilebiliyor, bilgisayardaki bilgiler, telefondaki en özel konuşma kayıtları, bazı medyaya servis edilip yayınlanabiliyor. Suçu yargı kararı ile sabit olmamış insanlar, terör örgütü üyesi olarak teşhir edilebiliyor, insan hakları çiğnenebiliyor. Ve insanlar her şeyden korkar hale geliyor…
[1] http://kitap.radikal.com.tr/makale/haber/savas-baristir-ozgurluk-koleliktir-cahillik-guctur-251468