• BIST 106.991
  • Altın 151,481
  • Dolar 3,6762
  • Euro 4,3196

    'Bu ülke daha toplu mezarlarıyla yüzleşmemiş'

    11.10.2011 18:12
    ''Bu ülke kurban dilini daha halletmemiş. Kenan Evren’i daha yargılamamış, toplu mezarlarıyla yüzleşmemiş. Sabiha Gökçen hala modern kadın sembolü olarak sunuluyor, Atatürk hala tabu...” Sözünü Sakınmadan'ın konuğu Sema Kaygusuz'du...
    Bu ülke daha toplu mezarlarıyla yüzleşmemiş
    'Bu ülke daha toplu mezarlarıyla yüzleşmemiş' 'Bu ülke daha toplu mezarlarıyla yüzleşmemiş' 'Bu ülke daha toplu mezarlarıyla yüzleşmemiş'

     

    Kısa süre içinde tutkulu bir takipçi kitlesi edinen Sözünü Sakınmadan, geçtiğimiz hafta gerçekleşen söyleşide doyurucu bir paylaşıma daha sahne oldu. Sabit Fikir ve İstanbul Modern işbirliğiyle düzenlenen Sözünü Sakınmadan’da sıra Sema Kaygusuz’undu. Eleştirmenler Semih Gümüş ve Ömer Türkeş yazarın kendine has edebi âlemine ışık tutarken, okurlar da her zamanki gibi soru ve yorumlarıyla sohbete katıldı.
     
    Semih Gümüş sohbete Sema Kaygusuz’un “edebiyatın her şeyden önce dil içinde yaratıldığının, onun içinden çıkarak öyküye ve romana dönüştüğünün bilincinde bir yazar” olduğunu vurgulayarak başladı.
     
    Dil odaklı bir yazar olmaktan mutluyum 
    Kaygusuz ise dil odaklı bir yazar olmaktan memnun olduğunu vurguladı: “Dil bir varlık alanıdır ve ortaya koyarken felsefi, etik bir seçim yaparız. Sözcükler mutlak ya da somut değil, yazarın yeniden anlam kurduğu, ürettiği ve hatta tasfiye edip bozduğu şeylerdir. Gündelik hayatımızdaysa dil ile kurduğumuz ilişki, otoritenin dayattığı bir şeydir. Haberlere baktığımızda en yüzeydeki duygularımıza hitap eden, onları kanırtan bir yaklaşım görürüz. Reklamsa insanları aptal yerine koyar. Edebiyat bu dayatmaların dışında kurar dili, bunu sözcüklerle yapar. Dolayısıyla elli sözcükle edebiyat yapılmaz, dile hâkimiyet kuramayan yazarın başarılı olabileceğine inanmıyorum.”
     
    Metinlerinde müzikal bir tını da aradığını vurgulayan yazar, “Her yazarın bir üslubu var; kimisi sayfa sayfa, kimisi cümle cümle düşünür. Ben sözcük sözcük düşünen bir yazarım” dedi. Tekvin’de Tanrı’nın kainatı yarattıktan sonra şeylere isim vermek için Adem’i yarattığını anımsatan Kaygusuz, insanın baktığı şeyi tanımladığını ve okumaya başladığını söylerken, bu açıdan, edebiyata başladığı öykü türünün romana göre daha atak, refleksleriyle düşünen bir tür olduğunu dile getirdi.
     
    İnsan gençken küstah oluyor ama rezil olmuyor 
    Yazmaya başladığında hiçbir şey bilmediğini ve Varlık’a gönderdiği ilk öykülerinin ödül kazanmasının ardından “Poetikanız ne? Kimlerden etkilendiniz?” gibi soruların karşısında şaşırdığını söyleyen yazar, kendi kuşağından gelen yazarların yollarını el yordamıyla bulduğunu belirtti: “Okumaya dair kafa karışıklıklarının olduğu Özal döneminin çocuklarıyız ve benim kuşağımın yazarları öncülleriyle yakın ilişkileri olan bir kuşak değil.”
     
    Eski öykülerini beğenmediğini de belirten yazar, Ortadan Yarısından’ı bir daha yayımlamayacağını, çok beğenilmesine rağmen Sandık Lekesi‘yle de anılmak istemediğini belirtti: “Sandık Lekesi benim için bir sıçramadır; Ortadan Yarısından’daki acemilikleri barındırmaz. Ancak yine de bu kitaplarımla özdeşleştirilmeyi tercih etmiyorum. Çünkü öykü anlayışım her geçen gün evriliyor; bunu yılbaşında çıkacak yeni kitabımda da görebileceksiniz.”
     
    “Gençlik yıllarında, kitaplarımla ilgili o ilk konuşmalarımı düşününce, kendimi çok küstah buluyorum” diyen Kaygusuz’a göre, gençlikte küstahlık normal sayılır: “Büyümenin diyalektiğinde şöyle bir şey var, insan gençken rezil olmuyor. Asıl rezalet 50’sinden sonra başlıyor! Gençlikte küstahlık kendini kışkırtmaktır biraz.”
     
    Ne kadar şikayet ederseniz o kadar merkezde gözünüz vardır 
    Yazar, olgunluk döneminin Yere Düşen Dualar ile başladığını belirtiyor: “Yere Düşen Dualar’ı yazdığımda kendimi bir birey olarak da öğüttüm. Çünkü ne kadar çok şikayet ederseniz merkezde o kadar gözünüz var demektir. Yere Düşen Dualar’ı yazdığımda dünyevilikten vazgeçmiştim. Asıl o kitabı yazdığımda bir edebiyatçı gibi düşünmeye başladım.”
     
    Söyleşide, aynı hikâyenin iki ayrı biçimde anlatıldığı kitabın yapısı ve Kaygusuz’un kitapta yapmak istedikleri de uzun uzadıya konuşuldu. Kitabın ikinci bölümüne yöneltilen eleştirilere katılmadığını belirten ve Deleuze’ün betimlediği iki tip adaya göndermede bulunan yazar, “Biz rüya gören varlıklarız. İmgesiyle, mitoslarımızla bir gece hayatımız var. İkinci bölümde rüya alemi ve mitostan bahsediyorum. Ben söyleyeceğimi ilk bölümde söyledim. İkinci bölümde gerçekliğin gerçekte nasıl yaşandığına eğildim. Kişinin içindeki çoğulluğa, kafa karışıklıklarına, çağrışımlara, esintilere ihtiyacım vardı” dedi.
     
    Almanlar anlamadı, sömürge geleneği olan Fransızlar anladı 
    Yazmasının uzun bir süre aldığı kitapla ilgili kendi fikrine aşık olduğunu ve “İkinci bölümü yazarken gerçekten çok zorlandım” diyen Kaygusuz, yöneltilen eleştirileri anladığını ve eleştirilere rağmen gelen olumlu tepkilere de sevindiğini belirtti: “Haz diye bir şey kalmamış; insanlar hızlıca eğlenerek tüketmek istiyor kitabı. Hız çağındayız, anlıyorum; ama bir de ruhumuz var! Bu kitabı yazarsam özgürleşeceğimi biliyordum ama karşılık beklemiyordum. Yine de bir karşılığı olmasına çok sevindim.”
     
    Yazara göre başka dillere ilk çevrilen kitabı Yere Düşen Dualar’ı Almanlar anlamamış, Fransızlar ise beğenmiş: “Almanlar bilgi odaklı yaklaşıyor, okuduğundan bir şey öğrenmek istiyor. Bizim kültürümüze dair bir şeyler öğrenmek istiyorlar. ‘Varoluş sorununun alası bende var zaten, bana ne seninkinden’ diyor. Oysa kitap duyumlarla, mitoslarla ilgili… Fransızlar bunu anladı. Kendilerinden, psikanalitik yaklaşımlarından bir şeyler buldular. Almanlarda sömürge geleneği yok, içe kapalılar. Fransızlardaysa sömürge geleneği var ve yazarı kendilerine katıyorlar.”
     
    Kurban dili dünyanın en ahlaksız sorusuna kapı açabilir 
    Söyleşide yazarın Yüzünde Bir Yer isimli kitabında kurduğu dilin, Dersim’de yaşanan olayların içerdiği acının üstünü örttüğü yönündeki eleştiriler de konuşuldu. Muhalif bir dil olarak “kurban dili”nden sakınmak istediğini söyleyen yazar, bunun sebebini, “Bu dil dünyanın en ahlaksız sorusuna kapı da açabilir: Bunlar neden oldu? Çünkü insanlar isyan etmiş, çünkü, çünkü… Ben bunu yapmak, 15 bin kişinin öldüğü bir olayı 'çünkü'lerle tartışmak istemiyorum. Bu sorundan uzak durmak için nasıl bir dil kurmalıyım diye düşündüm. Babaanneme baktım. Onun sığındığı Hızır mitosunun köklerine baktım. Bu konunun niye konuşulmadığını düşündüm. Fransız psikanalizcilerini okudum. Tecavüz gibi insan benliğini altüst eden olaylar konuşulmuyor çünkü araya utanç faktörü giriyor… Hikayeye asimilasyon yönüyle baktım ve sonunda şöyle düşündüm: Tek bir kadının torunu olmayayım. Alman deportizasyonuyla da benzerlikler var Dersim’de. Aborjinlere ve Kızılderililere de benziyor. Kızılderililer de benzer bir ‘medenileştirme hareketi’ yaşadı. Ben onların da torunu olmak istedim.”
     
     
     
    Toplu mezarlarla yüzleşmek 
    “’Yaşadığımız acıları anlat’ diyor Dersimli bir entelektüel. Kıyamam ki bunu yapmaya. Bir şeyi anlattığın zaman pornografik bir şiddetin parçası olabilirsin. Ben askerleri tekrar köye sokmak istemedim. Bir de bildiğim bir şeyi yapmak istedim. Bu da suskunluğun bana nasıl tesir ettiğiydi” diyen yazara göre kitap “eksik bir ortama” doğmuş: “Kitapta gerçek bir kişiye yer verdim. Frik Dede. Frik Dede’nin oğlu operasyonda bir yüzbaşı tarafından yakılarak öldürülüyor. Frik Dede bir daha konuşmuyor, çünkü bu dünyadaki dilini kaybediyor. Bu ülke kurban dilini daha halletmemiş. Kenan Evren’i daha yargılamamış, toplu mezarlarıyla yüzleşmemiş. Sabiha Gökçen hala modern kadın sembolü olarak sunuluyor, Atatürk hala tabu.”
     
    Ömer Türkeş, Adorno’nun “Auschwitz’den sonra şiir yazılmaz” sözünü hatırlatarak, romanın yine de yaşanan acıyı dili nedeniyle bir parça örttüğünü, bunun da tartışılır bir şey olduğunu söylemesi üzerine Kaygusuz, “Kitabı çevreleyecek yeterince başka eser yok. Olayı anlatan belgeseller çekilmeli, tanıklıklar dile gelmeli. O zaman, belki 10-15 sene sonra bu kitap, kütüphanedeki yerini bulacak” yorumunda bulundu.
     
    İnsan önce hayvanı ötekileştirdi 
    Semih Gümüş’ün yazarın “İnsan önce hayvanı ötekileştirdi” sözünü hatırlatması üzerine Kaygusuz şunları söyledi: “Faşizmden önce cinsiyetçilik, cinsiyetçilikten önce türcülük var. Doğayı evlilik yapılabilen dişi bir alan gibi gördüğümüz için zapturapt altına alıyoruz. Bunu tek tanrılı dinler de yapıyor! Kainatı insana emanet edilmiş bir şey olarak görmek, biraz yüzeysel bir okumayla firavunlar yaratmaya yol açıyor.”
     
    “Önceden hayvana öykünme vardı” diyen yazar kerpiç yapmayı kırlangıçtan öğrendiğimizi, manda ve inek gibi hayvanlarınsa insanlara yaklaştığında dile bile etki ettiğinin altını çiziyor: “Anne anlamındaki ‘mama’ seslenişini, kendi yavrusunu çağıran inekten öğrendik”
     
    Zavallı bir uygarlık ve incir ağacından devşirilen felsefe 
    Hayvanlardan sonra kölelerin, sonra da kadınların ruhsuz ilan edildiğini söyleyen yazar, belgesellere de dikkat çekiyor: “Hayvan belgesellerinde doğa yok. Beslenen timsah neden katil olsun? Orada kendisini tehlikeye sokan ‘Afrikalı suçlular’ın hayatını gösteren Anglosakson bakışı var! Şunu unutmamak gerek: Her şeyin bir öz otoritesi var. Ateşin, ağacın, suyun... Ağacın kökü, içsel otoritesini hayata geçiriyor, betona rağmen yerini açıyor. Biz o otoriteden esinleneceğimize, baskıcı, hiyerarşik otoriteye muhtaç, zavallı bir uygarlık kurduk. Ve ona inanıyoruz ne yazık ki! Bu yüzden taşın, toprağın, hayvanın hakkını savunmayan bir sosyalizm olamaz bugün,” diyen Sema Kaygusuz, gelen bir soru üzerine felsefeyle ilk etkileşiminin de kitaplardan olmadığını söyledi: “Babaannem ben doğduğumda incir ağacı dikmiş. Çocukken bir inciri koparıp yemeye kalktığımda “Dikkat et, o senin kardeşin!” dedi. Bütünlük, evreni iç bünyede taşımak... İlk felsefi ürperişim buydu. Sonra Spinoza, Deleuze gibi isimlerle tanıştım.”
     
    Zamandan kopmayı öğrenmelisin! 
    Yazarlığı ile ilgili de konuşan ve “Ödül aldıktan sonra sahtekâr gibi hissetmemek için gece gündüz çalıştım. Dinlenirken bile satranç oynuyorum, hiç dinlenmiyorum” diyen Kaygusuz, başka işlerde çalışamadığını vurguladı: “Reklam yazarlığı da yaptım ama ruhumda bir yarılma hissettim, hasta oldum. Benimkisi sadece okuma ve yazma odaklı bir yaşam.”
     
    Kaygusuz, “Lineer zamandan kopmayı bilmek, kendi zamanını kurmak” gerekliliğine olan inancını şöyle açıkladı: “Dünya çok çekici ve rekabete çağıran merkeziyetçi bir yapısı var. Onda gözünüz yoksa artık sizin için iktidar da yoktur.” Bir dinleyici, Virginia Woolf’un yazarlık için “kendine ait bir oda” ve biraz da paraya gerek olduğunu söylediğini hatırlattı ve “Belli ki sizin kendinize ait bir odanız var. Belki de bahsettiğiniz kurban dili, muhalif dil, bu şansa sahip olmayan yazarlarda gelişiyor,” diyerek Sema Kaygusuz'un kurban dili konusunda söylediklerini eleştirdi. Haydar Ergülen, Faruk Duman gibi aynı zamanda başka işlerde çalışan yazarları hatırlatan Kaygusuz ise eleştiriye “Ben iki işi yapamıyorum. Bu bana dair bir şey, yapabilenler de var. İstedikten sonra yapılır,” sözleriyle cevap verdi.
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, Türkçe karakter kullanılmayan ve kişilik haklarını hiçe sayan yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    Diğer Haberler
  • iDANSla çağdaş dans vakti02 Ekim 2012 Salı 22:10
  • İstanbulda en kısa festival02 Ekim 2012 Salı 22:09
  • Turuncu Filmler Antalyada02 Ekim 2012 Salı 22:08
  • Beat’lerin Kralı Babylonda02 Ekim 2012 Salı 22:06
  • Türkiyeye utanç verici ceza02 Ekim 2012 Salı 22:05
  • Fazıl Sayın Evreni ilk kez Salzburgda02 Ekim 2012 Salı 15:02
  • Bilgin Adalı hayata veda etti01 Ekim 2012 Pazartesi 23:20
  • Uluslararası caz günü İstanbul’da gerçekleşecek30 Eylül 2012 Pazar 15:04
  • Askerler öldürdüklerini göremezlermiş30 Eylül 2012 Pazar 07:00
  • İşte Neşet Ertaşın son şiiri29 Eylül 2012 Cumartesi 16:38
  • Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Aydın Post | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0256.226 61 64 | Faks : 0256.226 61 64 | Haber Yazılımı: CM Bilişim