Kaldı ki, milletin ama belediye meclis üyesi ama başkan olarak emanet ettiği görevi hakkıyla yerine getirmek için gecesini gündüzüne katarak çalışan, yetim hakkına girer hassasiyetiyle bırakın sütü yoğurdu üfleyerek yiyen, dürüstlük abidesi ne belediye meclis üyesi ve başkanlar vardır.
Bizim gibi ülkelerde siyaset dağıtma geleneği üzerine kurulduğu için zor sanattır. İşinize ve ailenize ayıracağınız vaktinizden, paranızdan fedakârlık etmeniz gerekir.
Çünkü bizde siyaset tek tabanca usulü yürür. O nedenle hem meşakkatli bir uğraşıdır hem de finansmanı belli değildir.
Oysa Batı’da partilere kayıtlı üye toplam seçmenin ancak yüzde 2’si haydi bilemediniz yüzde 3’ünü geçmez ve üyelik aidatı öderler ve siyaseti domine ederler.
Adaylarını üyeler belirler, bina kirası, telefon benzeri harcamalar üyeler tarafından finanse edilir.
Ve bu hesaplar denetime tabidir.
Bizde ise partilere kayıtlı üye toplam seçmenin yüzde 35-36’sını bulur, bilindiği üzere üyeleri bırakın il ya da ilçe yönetim kurulu üyeleri bile aidat ödemez..
Bu niteliksiz seçmenlerin delege belirleme dışında aday seçiminde katkısı şurada dursun, çoğunun partisine oy verdiği bile şüphelidir.
Bu durumda milletvekilliğine veya belediye başkanlığına aday olması halinde bir adayın bütün giderlerini kendisi karşılamak zorunda kalır ki, bu hayli külfetli bir iştir.
İlk başta parti teşkilatları telefon, kira giderleri gibi masraflarını adayların yapacakları bağışlarla ödemek için seçim dönemlerini dört gözle beklemektedir.
Her gidilen yerdeki partiliye bir adayın kendini tanıtmada yardımcı olacak broşür ve kartvizit ihtiyacı için matbaalara uğraması gerekecektir.
Siyaset demek biraz da şov demektir, bunun bir sonucu bizim insanımız tek başına seçim kampanyası yürüten adaya “gariban” gözüyle bakar ve pek itibar etmez.
O nedenle aday kuracağı ekibin arabalarının akaryakıtını, yemelerini içmelerini karşılaması gerekir.
Hele bir de listenin kritik bir sırasında yer bulduysa bir ümit diyerek, kesesinin ağzını açtıkça açar.
Seçimi aldıysa ne ala… Bir şekilde borçlar ödenir. Kazanamadıysa vay haline!
Bu sefer, her taraftan pıtrak gibi çıkan alacaklılar, seçime girmek için emekli olduysa emekli ikramiyesini götürür, bazıları en kıymetli taşınmazını feda etmek zorunda kalabilir.
Bütün bunlar bir adayın seçim masraflarını karşılamak için gayri meşru yollara başvurmasını haklı göstermez.
Siyaset toplum yararına gönüllü yapılan bir uğraşıdır ve eskiden olsa bu işi bir hikâye ve sevda uğruna yapanlar seçilseler bile o makamlardan ayrılacaklarında servetlerinden bir miktarını ya da tamamını kaybederek ayrılmayı baştan göze alırlardı.
Günümüzde ise siyasi görevlere talip olanların öncekilerden farkı siyaseti ya zenginleşme aracı görmelerinden ya da egolarını tatmin için yapıyor, olmalarıdır.
Bilhassa büyükşehirlerde ve büyük ilçelerde belediye seçimlerindeki siyasi mücadele milletvekilliği seçiminden daha çetindir. Çünkü iştahlısına rant kapısını aralar.
O nedenle rantı yüksek sahil ya da büyük ilçelerin belediye seçimlerinde bir adayın kazanma şansı yüksekse ilk mücadele meclis üyeliğinde yaşanır.
Bu konuda hizmet aşkıyla ortaya çıkanlar olabileceği gibi bazı gözü açıklar da ya bir yakınını belediyede işe sokmanın ya da imar rantıyla köşeyi dönmenin derdindedir.
Kafasında yedi tilki dolaştıran bazı rant düşkünleri de kazın geleceği yerden tavuk esirgenmez misali kazanacak adayın listesinden bir belediye meclis üyeliği kapmak için kesenin ağzını açar.
Partide izi olmayan bazıları da göze girmek için partililere fark atar ki her ikisinin de ortak amacı selden kütük kapmak yani ranta konmaktır.
Aynı cinfikirlik halka hizmet adı altında köşeyi dönme derdinde olan, kuzu postuna bürünmüş, kurnaz başkan adayları için de geçerlidir.
Bu durumda rant sistemi iki taraflı yarar sağlar; adayı kazanırsa destekleyen açılan kapıyı aralamış olur, gelecek seçime hazırlık yapmada kaynaklık edeceği için asıl kazançlı çıkanlar da seçimin galipleri olur.
Onların gözünde siyaset Alman birliğini sağlayan Bismark’ın tanımladığı şekilde “mümkün olanın sanatı,” yani sorunların iyi niyetle karşılıklı anlaşarak çözümü değildir.
Bir “imkân sanatıdır,” yani maddi manevi her halükarda kazançlı çıkabilme beceri ve başarısıdır.
Onun için de bu tipler seçilerek geldikleri koltukların nimetlerini, mahkemeyi mülkü gören kadı misali gönüllerince tasarruf edebilecekleri, tapulu arazileri olarak görürler.
Bunu söylerken bir gerçeğin de altını çizmek gerekir söylediklerimizin sandıktan her çıkan için geçerli olduğunu söylemek elbette mümkün değildir.
Kaldı ki, milletin kendine ama meclis üyeliği ama başkan olarak emanet ettiği görevi hakkıyla yerine getirmek için gecesini gündüzüne katarak çalışan, yetim hakkına girer, hassasiyetiyle bırakın sütü yoğurdu bile üfleyerek yiyen dürüstlük abidesi ne meclis üyeleri ve başkanlar vardır.
Bu görevi bu şekilde doğru ve dürüst yapanların da hakkını korumak adına belediye meclis üyeleri de dâhil sandıkta bir göreve gelenlerin ve birinci derecede yakınlarının mal malvarlıklarının görevlerinin bitiminde yargı denetimine tabi tutularak aklanmaları sağlanmalıdır.
Seçmenin kendilerine olan güvenini istismar edenler bu yolla belki, bir ümit cezalandırılır da buna yeltenecek gelecek kuşaklara ders olur.
Siyasetin bu gün için bu kirden arınmasının başka bir yolu gözükmüyor ama yarınlar ne getirir bilinmez.
Zaten benimkisi de geleceğe dair bir temennidir.