Atatürk'ün yerinde olsaydım…

Abone Ol

Selanik içinde selam okunur

Selâmın sedâsı cana dokunur

Gelin olanlara kına yakılır.

Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver,

Al başımdan bu sevdayı götür yâre ver.

Bir haftadır dilime dolandı bu türkü.  Ne yapsam düşmüyor dilimden. Evde, yolda, markette, nerdeyse derste bile mırıldanacağım.

En çok sevdiğim türkülerden biridir “Selanik Türküsü-Çalın Davulları”.

Hep o aklıma gelir bu türküyü dinlerken, söylerken.

Selanik sokaklarındaki çocukluğu… 

Arkadaşlarıyla koşması, ağaçlara çıkması, düşmesi, dizlerinin kanının toprağa karışması…

Sonra o okul yıllarında, üzerinde askeri okul üniformasıyla evinden çıkıp okula giderken, pencerelerdeki imrenişli bakışların önünden gururla yürüyüşü geliyor gözümün önüne. 

Kim bilir o nasıl hüzünlenirdi bu türküyü dinlerken.

Nasıl buğulanırdı mavi gözleri. Yüzünü döndürüp Selanik’ten tarafa, nasıl dalıp giderdi kim bilir.

Kolay mı,  çocukluğunuzun geçtiği ata toprakları…

***

Yüzlerce yıl hükmettiğimiz Avrupa ve Balkan topraklarına veda edişimiz 1683 tarihli İkinci Viyana yenilgisinden sonra başlar.

Fransız İhtilâli’nden sonra ise Sırpların, Yunanlıların ve Bulgarların isyanları ile birlikte, daha bir hızlı çıkar o güzelim beldeler elimizden.

Osmanlının adalet ve hoşgörüsü ile yüzlerce yıl bizimle birlikte rahat ve mutlu bir hayat süren bu milletlerin maalesef yeni devletleri,  insanlığın binde birini göstermezler biz Müslüman Türklere.

Eziyetin ve katliamların bin türlüsünü yaparlar.

Ve başlar muhacirlik günleri.

Milyonlar dökülür yollara. Kucakta bebeleri, sırtta yatak yorgan denkleri, bir kaç parça giysi bohçalarıyla…  Eşyalarını taşıyacak at, eşek gibi hayvanları olanlar biraz daha şanslıdırlar.

İstikamet Anadolu’dur.

Çok da kolay değildir tabi ki. Osmanlının durumu bellidir. Milletin durumu ondan da perişan.

Balkanlardaki son toprağımızı da Balkan Savaşlarından sonra kaybederiz.

Yenilgimizin nedenlerinden biri de, ordumuzun siyasete karışıp, İttihat ve Terakki ile Hürriyet ve İtilafçılar diye ikiye ayrılmasıdır. Düşmandan önce birbirlerini düşman bellemeleridir.

***

Değerli dostlar, Atatürk’ün yerine koyuyorum da kendimi, bırakır mıydım hiç Selanik’i. Yar eder miydim Yunanistan’a.

İster bin kez antlaşma yapılmış olsun, hukuken sonuna kadar onların olsun... İsterse bütün dünya karşımda olsun.

Diplomasiden rüşvete, ricadan savaşa kadar her yolu denerdim.

O doğup büyüdüğüm, çocukluğumun, ilk gençliğimin şehrini… Babamın ve ecdadımın yadigârını almak için…

Düşünsenize,  çok sevdiğiniz bu millet için canınızdan, rahatınızdan, makamınızdan, rütbenizden vazgeçmiş;  uzun uğraşlardan sonra milleti peşinize takarak, işgal ordularını yenmiş, dize getirmişsiniz.   

Sonra da Lozan Antlaşmasıyla bağımsızlığınızı bütün dünyaya haykırmış ve kabul ettirmişsiniz.

Bir Selanik kalmış az ötede.

Haydin gidiyoruz deseniz millet sizden önce sel gibi akacak. Canını ciğerini, gözünü kırpmadan verecek.

Milletin kahramanısın çünkü. Koca Atatürksün. İki dudağın arasından çıkan söz basit bir emir değil, ricaların en makbulü, en sevileni… Ordu, millet koşarak peşinden gelir yani.

Ama o öyle değil işte.

O büyük insan öyle değildir.

Millet ve devlet işinde kesinlikle duygusal değil, gerçekçidir. Temkinli bir strateji insanıdır o.

Yerine göre “Size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum” diyecek kadar gözü kara ve kararlı, yerine göre de “Savaşlar mecbur kalmadıkça, yani savunma savaşı olmadıkça cinayettir” diyecek kadar ölmeyi, öldürmeyi sevmeyen bir asker, bir komutandır.

Atatürk’ü, Cengiz Han’dan, Napolyon’dan ve İskender’den ayıran özelliklerinden sadece bir kaçı bunlardır.

Mesela Cengiz Han, 21 yılda 20 milyon kilometrekarelik imparatorluk yapmıştır. 300 yıl boyunca genişleyen Osmanlı’nın dört katı. Türkiye’nin ise yirmi katından fazla.

Ama o Cengiz, sadece babasının, annesinin ve kaçırılan eşinin intikamını almıştır dünyadan. Öldüğünde geride, katledilmiş milyonlarca insan, yakılmış-yıkılmış onlarca şehir ve insanlığın zihninde kötü bir şöhret bırakmıştır.

Atatürk şahlanacağı yeri de, duracağı yeri de bilen bir devlet adamıdır. Ucuz kahramanlık ve şöhret peşinde değildir. Maceraperest hiç değildir.

Lozan’da Musul, Adalar ve Boğazlar konusunda da gönlü hiç razı gelmese de, milletinin sağlık ve selameti için yapılabileceğin en iyisinin yapıldığını söyler.

Sonra da millet ve devlet harıl harıl çalışır, bir yandan da fırsat kollar. Nitekim Boğazlar ve Hatay diplomasi ile Türkiye’ye böyle katılır.

Atatürk, diplomatik kazanımların, bağımsız ve güçlü ekonomi, teknolojik güç, eğitimli halk ve tutarlı- güvenilir dış politika ile mümkün olabileceğini görmüş ve tatbik etmiştir.

Onun döneminde Türkiye, oldukça saygın, güvenilir ve barışçı bir ülkedir.  Yunan Cumhurbaşkanı Venizelos Atatürk’ü Nobel Barış ödülüne aday göstermiştir. Ne müthiş değil mi? Dünkü düşmanınız size hayranlık duyuyor ve barış ödülüne layık görüyor.

Milletler Cemiyeti ise kurallarını çiğneyerek bizi özellikle davet etmiş ve biz bu daveti biraz nazlanarak kabul etmişizdir. O dönem de Milletler Cemiyetine alınmak bu günkü Avrupa Birliğine alınmak gibi bir şeydir.

 Aman ölüm zalim ölüm üç gün ara ver,

Al başımdan bu sevdayı götür yâre ver.

 

Üç gün değil de şöyle bir 15 yıl ara verseydi. İkinci Dünya Savaşından sonra kurulan dünya düzeninde milli ve evrensel,  saygın bir duruşumuz olsaydı… Hem biz rahat ederdik, hem de komşularımız. Büyük bir ihtimalle Irak ve Suriye yangın yerine döndürülemezdi.

Ne diyelim.

Hayırlısı olsun.

Büyük Atatürk ve silah arkadaşlarını, kanıyla canıyla bu vatana emeği geçen ecdadımızı rahmet, minnet ve şükranla anıyorum.

Sağlıcakla…

 

 

 

Aydınpost ANDROID'de!    Aydınpost APPSTORE'da!

{ "vars": { "account": "UA-18838004-1" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }