Yazılarımı okuyan insanlarımız iyi bilir.
Bugüne kadar yazılarımda ve sosyal mecrada yaptığım paylaşımlarda Suriye topraklarında "Ne işimiz var?"diye bir soru sormadım ve orada bulunma gerekçemizi sorgulamadım.
Tam aksine, insani ve güvenlik sebebiyle orada olmamız gerektiğini beyan ettim.
Yine orada olmamızın gerekçesini yazarken hiçbir satırımda fetihçi bir anlayıştan söz etmedim.
Suriye'de yaşayanları akrabalarımız ve kadim komşularımız olarak gördüm.
Aksine, orada olmamızın meşru sebepleri olduğuna inandım ve bunu savundum.
Hala aynı fikirdeyim.
Ancak, hükümet tarafından Suriye politikamızın yeterli düzeyde anlatılamadığını düşünüyor, zaman zaman hükümetin dış politikayı iç politikada siyasi malzeme olarak kullandığını görüyorum.
En azından böyle yapıldığına dair şüphelerim var.
Buna bağlı olarak;
Hükümetin Suriye politikası üzerinden "Bekâ sorunu" üretip, politikalarını tahkime, güçlendirme ve korumaya yönelik milli duyguları köpürttüğünü, küresel güçlerin ülkemizi "diz çöktürmek" istediğini söyleyerek yanlış yaptığına dair tespit ve görüşlerimi de paylaştım.
Yine, hiçbir zaman Suriyeli mültecilerden rahatsızlık duymadım ve şikayetçi olmadım.
Suriyelilerin yaşadığı acıyı anlamaya çalıştım ve insanlarımızın da anlamasını istedim.
Yaşadıkları dramı hiçbirinin tercih ve arzu etmeyeceğine inandım.
"Gitsinler ülkelerini savunsunlar!" diyenlere "Kendi ordularına karşı mı ve bunu hangi silahla yapacaklar?" diye itiraz ettim.
Suriye'de yaşananın iç savaş bile olmadığını, tam anlamıyla devlet güçlerinin halkı baskıladığını, üstüne bombalar yağdırdığını ifade ettim.
Hala aynı şekilde düşünüyor ve davranıyorum.
Bugün ordumuzun orada başarılı olması için dua ediyorum.
Ülkemizin yalnız kalmaması için Birleşmiş Milletlere, NATO'ya, bölge ülkelerine ve halklarına Suriye'de yaşanan asrın trajedi ve zulmüne karşı yüksek düzeyde enformasyon çalışması yapmasını, ihtiyacımız olan kamuoyu desteğinin alınması gerektiğine inanıyorum.
Can güvenliği kalmadığı için ülkesini terk ederek ülkemize sığınan insanlara, "Ülkemizi terk edin!" demiyoruz ama, "Kapıları açarız artık bundan sonrasını siz düşünün!" diye Avrupalı ülkelere karşı tehdit ve şantaj olarak kullanılmasını da insani ve ahlaki bulmuyorum.
Keşke, ta başından beri bu insanların Avrupaya gitmelerinin önünü açsaydık ve istedikleri yere gitselerdi.
Şimdi Suriye'de Rusyanın mı, yoksa rejim güçlerinin mi yaptığını bile tam olarak bilmediğimiz saldırıda şehadete yürüyen askelerimizin ardından sınır kapılarını açarak aldığımız tedbirin sonuçlarıyla güç devşirmeye çalışıp yaptığımız hamlenin doğruluğundan şüphem var ve bununla beraber "Birilerinin ülkemizi terketsinler, yeter beslediğimiz" söylemini yadırgıyorum.
Diplomasi insanların acılarını dindirmek için yapılır, acısını büyütmek için değil.
Özetle; tekrar söylüyorum.
Suriye'de olmamız gerektiği hakkında ve ülkemize sığınan insanların acısı ve dramlarına insani ve ahlaki açıdan kayıtsız kalmamamız gerektiğine olan inancımı koruyorum.
Ve askerimizin moralini bozacak söylemlerden uzak durmamız gerektiğine inanıyorum.
Adkerlerimizin morali yüksek olmalıdır.
Böylesi acılı ve Suriye politikasında yeni bir döneme girdiğimiz bu süreçte, öncelikle iktidarın birlik beraberlik konusunda üzerine düşeni yapmasını, kesinlikle meclisimize bilgi vermesini yapılacaklar ve alınacak tedbirlerle ilgili mecliste müzakere edilmesi gerektiğini düşünüyor ve talep ediyorum.
Ne yazık ki, iktidarın bu konuda duyarlı davranmadığını ve hala ötekileştirici üslup içinde davrandığını da görüyor ve ülkem adına üzülüyorum.
Artık günübirlik politikalar yerine etraflıca düşünülmüş, şahsi ilişkilerden arındırılmış bir politika ve tavır geliştirmeliyiz.
"Aldatıldık, ahlaki davranmıyorlar" diye şikayet etmek yerine ayağı yere basan ve taleplerimizi dünya kamuoyuyla da paylaşan politikalarımız olsun istiyorum.
"Aldatıldık" sözünü ve mazeretini devlet büyüklerinden duymak istemiyorum.
Zira onlar, aldatıldıkça biz de aldatılmış oluyoruz.
Yönetenler böyle bir mazeretin arkasına saklanmamalıdır.
Bunun yolu bellidir; çok istişare, az konuşmak.