banner339

Ağabey Av. Ceyhan Mumcu, Uğur Mumcu’yu Aydınpost’a anlattı: FETÖ’cüler davayı sulandırdı

AĞABEY AV. CEYHAN MUMCU, UĞUR MUMCU’YU AYDINPOST’A ANLATTI

1992 Nisan’ından ölümüne kadar ana konusu bu idi. Son yıl yazdığı 312 yazısından yüzde 64’ü ABD, müttefikleri ve PKK ilişkilerini kanıtlarıyla ortaya koymakla geçti. Buna karşılık pek çok gazeteci meslektaşı derin devlet adamı olarak “Uğur Mumcu anaların ağlamasına göz yumuyor” diye suçladılar

24 Ocak 1993 günü Ankara’da evinin önünde arabasına konulan bombayla şehit edilen gazeteci yazar Uğur Mumcu’nun 28. ölüm yıldönümü…

Ölümüyle tüm Türkiye’yi sarsan ve gönüllere giren Mumcu, gazetecilerin gönlünde ise ayrı bir yer etmiştir. Benim de öyle… Ortaokul öğrencisiyken evimize gelen Milliyet’in başyazarı Abdi İpekçi’nin ölümüne ağlayarak tepki vermiştim. O sanki evimizin bir üyesiydi. Nasıl öldürülürdü?.. Beni çok etkilemişti. O yıllarda her gün gençlerin ölüm haberini almak da beni derinden etkiliyordu. Bu insanlar neden öldürülüyor? diye düşünmeye itti. Lise yıllarında gazeteciliğe heves salmıştım. Bu yıllarda evimize giren Cumhuriyet’in yazarı Uğur Mumcu’yu okudukça “keşke ben de onun gibi gazeteci olsam” derdim. Ve anneme inat gazeteci oldum. Bu mesleği yaparken de Mumcu’nun ölüm haberini televizyondan öğrendim. Bir kez daha aynı acıları duydum. Hem de çok derinden… Aslında onunla biz de vurulmuştuk… Ve üniversite yıllarında Aydınlık’la tanıştım ve Aydınlıkçı oldum. Bu cinayetlerin arkasında Gladyo olduğunu anladım. Demek bunu öğrenmek için uzun bir yoldan sonra Aydınlıkçı olmak gerekiyormuş.

Ne mutlu ki bana, Uğur Mumcu’nun Ağabeyi Av. Ceyhan Mumcu da benim sıkı okurummuş. Bir sohbette bunu söylediğinde bana ödül oldu. Aramızda dostluk gelişti. Mesleğimizin güzel yanı da bu. Güzel insanlarla tanışır ve konuşursunuz. Bana da 28 yıl sonra meslektaşım Mumcu’yu, Ağabeyiyle konuşmak nasip oldu.

Koronadan dolayı yüz yüze gelemedik ama, teknolojisin sayesinde telefon kadar yakın olduk. Konuştuğumuz gün 81 yaşına bastı. Ceyhan Ağabey’e sağlık ve afiyet dileyerek sorularıma başladım:  

Öncelikle biraz anne ve babanızdan bahseder misiniz? Çocukluğunuz nasıl geçti. Kaç kardeştiniz?

Anne ve baba yönünden Ankara’nın yerlisiyiz. Soyağacımızla ilgili yaptığım araştırma sonucu 1800’ler başına kadar gidiyor. Buna göre annemin ailesi Peksimetçiler, babamın ailesi de Mumcular. Üretmişler, tasarruflarıyla da tarlalar satın alıp çiftçiliği bir destek geliri olarak değerlendirmişler. Annemin babası İbrahim Ethem Peksimetçioğlu Ankara’da Medreseyi bitirmiş, ancak tatmin olmayarak İstanbul’a gidip Hukuk Fakültesine kaydolmuş. İstanbul Hukuk’ta okurken de milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy ile tanıştırılmış; bulduğu boş zamanlarda Mehmet Akif’in Fatih’te bulunduğu kahveye gidip sohbetlere katılmış. Bu sohbetler sırasında Abdülhamit eleştirilince hafiyelerin ihbarı üzerine tutuklanmış. Üç ay süren tutukluluktan sonra Yanya iline sürgüne gönderilmiş.

1908’deki Meşrutiyet’in ilanı sırasında yapılan kutlama şenliklerine katılan anneannemin kardeşlerinden çok iyi kanun da çaldığı bilinen Mehmet adındaki (dayımız) büyüğümüz şenlik kutlamaları sırasında havaya atılan mermilerden birinin isabeti sonucu vefat etmiş. Yakın akrabalarımızdan birisi olan Yarbay Çerkez Mahmut Bey Kolordu Komutanı olarak iç isyanları bastırmaya gittiği Kızılcahamam Ormanları civarında şehit edilmiş. Bir diğer akrabamız da Çerkez Ethem’in basın müşaviri Arif Oruç Bey. Meşrutiyet’in ilanından sonra Yanya’daki sürgünden dönen İbrahim Ethem Peksimetçioğlu Milli Mücadele zamanında Kuvayi Milliye grubuna katılmış. Takip altında olduğunu anlayınca da İstanbul’dan Ankara’ya kaçmış, görev talep etmiş ve Kurtuluş Savaşı sırasında Sivas’a savcı olarak atanmış. Cumhuriyet’in ilanından sonra da önce Kırşehir savcılığına getirilmiş, sonra da meslek yaşamını Kırşehir, Niğde, Malatya ve Yozgat Ağır Ceza Reisi olarak tamamlamış. Yargıtay üyeliğine seçilmesine rağmen görevi benimsemeyerek emekliliğini istemiş ve 1966 yılına kadar çok okuyan bir emekli olarak yaşamını sürdürmüştür. Dedem öldüğünde 26 yaşındaydım. Yaşadığı döneme ait birçok anısını öğrenmek fırsatım oldu.

Babamın babası (aynı isimde) İbrahim Ethem Mumcu da mumculuk ve çiftçilik işini bir yana bırakıp İstanbul’da Harp Okulunu bitirmiş. Jandarma Yarbayı olarak emekli olmuş. Dünya Savaşına girilince subay ihtiyacı sebebiyle orduya geri çağırılmış. Ankara, Kastamonu ve Çankırı’dan sorumlu Jandarma Bölge Komutanı olarak atanmış. 1927’ye kadar görevi sürmüş, o yılın yaz ayında sağlık sebebiyle emekli olmuş, üç ay sonra da vefat etmiş.

Babaannem Sare Hanım, anneannem Fethiye Hanım güzellikleri, önder ve öncü tavırlarıyla anılırlar.

Babam Hakkı Şinasi Mumcu; Ankara Lisesi’ni bitirip ilk açılan Harita ve Kadastro Mektebi Halis’ine polis zoruyla kaydedilmiş, sonradan açılan Hukuk Fakültesini de bitirmişti. Meslek hayatının tamamını Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Teknik Hizmetlerinde ve Müfettiş olarak sürdürmüş. Genel Müdür Muavinliğinden yaş haddinden dolayı emekli olmuştur.

Annem Nadire Mumcu çevresiyle, ülke sorunlarıyla çok ilgili iyi bir anneydi.

Çocukluğumuz Ankara Ulus’ta sonra büyük bir bölümü de Bahçelievler’de geçti. Her çıkan yeni kitap ve yüksek tirajlı gazeteler evimize girerdi.

Marko Paşa’dan Büyük Doğu’ya, Kudret, Tasvir, Hürriyet, Milliyet, Tercüman ve Cumhuriyet gazeteleri evimize girerdi.

Babam Hakkı Mumcu mahkemeye dava açarak adına “Şinasi” ismini de eklemiş. Bu kadar emek ve zahmet niye diye sorduğumda Şinasi Osmanlı İmparatorluğu zamanında ilk gazeteyi çıkaran kişidir. O devirde gazete çıkarmak da “devrimlerin en büyüğü de ondan” derdi. 

Üçü çocuk hastalığından vefat etmiş olmak üzere yedi kardeşiz. En büyüğümüz ablam Avukat Beyhan Mumcu Gürson. İki sene önce vefat etti. İkinci sırada ben sonra Uğur ve en küçüğümüz Sare Kıvanç. Şu an iki kardeş kaldık.

Her türlü kitap ve gazetenin evimize girdiğini söylemiştim ya; ben ilkokulu bitirdiğimde Ziya Paşa, Namık Kemal, Mehmet Akif, Tevfik Fikret’i haklarında bir konferans verecek kadar tanıyor ve biliyordum. İsmen bildiğimiz ama adını anmaktan çekindiğimiz Nazım Hikmet’in de “O Mavi Gözlü Bir Devdi” şiirinden de haberdardım.

Uğur Mumcu ile ağabey kardeş ilişkiniz nasıldı?

Evlenip ayrılana kadar Uğur’la aynı odada büyüdük. Kardeş ilişkilerimiz güçlüydü.

Uğur Mumcu ve siz hukuk okudunuz. Özel bir nedeni var mı?

Çocukluğumuz güzel geçti. Babamız dördümüze de “bu evde herkes üniversite mezunu olacak, başka seçeneğiniz yok” diye telkinde bulunurdu. Biz de benimserdik ama, gitmek istediğimiz fakülte konusunda babamla tartışırdık. Ablam Dil Tarih Coğrafya fakültesine gitmek istiyordu; babamın zorlamasıyla hukuk fakültesini bitirdi. Benim tercihim; Siyasal Bilgiler Fakültesiydi bu yüzden babamla çok çekişirdik. Babam Uğur’u mühendis, kız kardeşimi de mimar olarak düşünüyordu. Ben, ille de Siyasal Bilgiler diye ayak direttim. Sınavı kazanınca babam istemeyerek benimsemek zorunda kaldı. Uğur da kendiliğinden hukuk fakültesini kazandı; babam mühendislik iddiasının üzerine düşmedi. Benim sonradan hukuk fakültesini bitirmem babamın ısrarını ciddiye almam sebebiyledir. Bugün için babamın bu ısrarını memnuniyetle anıyorum.

Uğur Mumcu'nun gençliği nasıldı. Daha çok bu yaşlarda siyasi görüşler ve duruşlar belli olur.

Uğur Mumcu gençken güzel giyinmeyi seven, sporla ilgilenen, çevresindeki yaşıt kızların yoğun ilgisini hisseden mutlu bir gençlik yaşadı. Siyasetle ilgisi de 27 Mayıs 1960’dan sonra başladı. O yıllar her türlü siyasi görüşün tartışılmasının serbest olduğu yıllardı. Sosyalizm de, gençlik ve aydınlar arasında geniş bir taban bularak yaşamımıza girdi. Benden farklı olarak Uğur okuduğu kadar yazmayı da çok seviyordu. 20’li yaşlarında öğrenciyken Cumhuriyet gazetesinin açtığı makale yarışmasında birinci oldu. Aynı yıllarda güzel konuşma sanatı olarak çok yaygınlaşan üniversiteler arası münazara yarışmasında Türkiye Güzel Konuşma Hatibi unvanını kazandı. O günlerde Kemalizm’in de bir devrim olduğunu, bu devrimi savunup tamamlamadan sosyalizme de geçilemeyeceğini düşündü ve “Kemalist Devrim Grubu” diye anılan hareketin sözcü ve liderlerinden oldu. 12 Mart Muhtırasından sonra da Kemalist Devrim Grubu’nu dağıttığını açıkladı.

Uğur Mumcu kuşkusuz tehditler alıyordu. Zor bir görev yapıyordu. Araştırma yazılarıyla ses getiriyordu. Özellikle silah kaçakçılığı ve mafya ilişkileri… Son günlerde tehditler alıyor muydu? Sizin bundan haberiniz oldu mu? Size bahseder miydi?

Yolsuzluklar, silah ve uyuşturucu kaçakçıları, yabancı devletlerinin istihbarat örgütlerinin PKK dahil diğer fraksiyonlara sızıp yönetmeye başlamalarını kanıtlarıyla ortaya koyduğu için çok yoğun tehditler alıyordu. Uğur Mumcu’nun dostları bile başına iş açılacak, bu kadar olayların üzerine gitme diye uyarıyorlardı. Tehditler 1992 Nisan ayından sonra daha da yoğunlaştı. Fraksiyonlar koro halinde Uğur Mumcu’yu “MİT ajanı” diye suçlamaya başladılar. Adeta suikastın ortamını hazırladılar. Uğur’un her yazısını başımıza ne gelecek diye tekrar tekrar okurdum. Tehditleri ben de hissederdim ancak fazla üzerinde durmazdık.

Son günlerde sanırım PKK teröründen ve arkasındaki güçlerden bahsediyordu. Bu konuda sizin görüşünüz ne?

Amerika’nın Büyük ve Genişletilmiş Ortadoğu Projesi olarak diğer NATO devletleri istihbaratlarıyla birlikte (Yunanistan-Almanya-İngiltere-Fransa v.s. ) PKK’ya verdikleri destekleri kanıtlarıyla ortaya koyuyordu. 1992 Nisan’ından ölümüne kadar ana konusu bu idi. Son yıl yazdığı 312 yazısından yüzde 64’ü ABD, müttefikleri ve PKK ilişkilerini kanıtlarıyla ortaya koymakla geçti. Buna karşılık pek çok gazeteci meslektaşı derin devlet adamı olarak “Uğur Mumcu anaların ağlamasına göz yumuyor” diye suçladılar.

Olayı nasıl öğrendiniz?

Olay günü öğlen vakti Uğur’lara gidecektik. Suikast haberini telefonla eşime bildirmişler ve aynı anda kapı çaldı. Kapıyı açtığımda Ali Dinçer’in kardeşi Tahir Dinçer “başın sağolsun” deyince suikastı öğrenmiş oldum. Hemen patlamanın olduğu yere ve evine gittim.

Bunca yıl sonra bu olay hakkında neler dersiniz? Özellikle yargılama ailenizi tatmin etti mi? Yıllar sonra sizde tetikçilerden ziyade tetiği çektirenler konusunda ne dersiniz? Kuşkusuz siz de hukukçusunuz. Bu konuda bir kanaat oluşmuştur.

O günden bu yana 27 yıl geçti. Hemen her gün herhangi bir televizyon kanalında Uğur Mumcu anılır. Yurtiçinde ve dışında düzenlenen binlerce etkinlikte “Uğur Mumcu’nun katili bulunsun” talebi yapılır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi suikasttan bir gün sonra Faili Meçhul Cinayetler Komisyonunu kurdu. Komisyon çalışmalarını tamamladı. Raporunu yazdı ancak, Meclis Genel Kurulunda görüşülmesi engellendi. Bir dönem sonra ısrarlarımız üzerine bu sefer de Uğur Mumcu Cinayeti Araştırma Komisyonu oluşturuldu. Her iki komisyon çalışmalarını bizlerle -özellikle benimle- yakın temas halinde sürdürdü. Bence Türk Milleti görevini layıkıyla yaptı.

Suikastın aynı gününde organize bir biçimde etkin kişi ve kuruluşlarca “İran yaptı” propagandası ve gösterileri soruşturmanın da tıkanmasına neden oldu. 2000 yılında Emniyete yerleşen FETÖ’cüler Umut Operasyonu Davasıyla davanın sanıklarını ülkedeki bütün faili meçhul cinayetleri işleyen sanıklar olarak suçladılar. Çıkış noktası gerçeklere uymadığı için soruşturma da bir türlü sonuçlanmıyor, bu yüzden de kimseyi tatmin etmiyor.

Tetiği çektirenler konusu halen maalesef faili meçhul. Ceza zaman aşımı da dolduğu halde bu suçu azmettirenlerle ilgili somut ve kanıtlı bir delil ortaya konulmadı. Ancak yukarıda değindiğim gibi bu dava bizim davamız olmaktan çıktı. Uğur Mumcu’yu sevmeyenler dahil her siyasi görüşün gündeminde yerini korudu. Bu da bende haklı bir iyimserlik duygusu yaratıyor.

Çok teşekkür ederiz.

banner188