• BIST 82.300
  • Altın 148,155
  • Dolar 3,8298
  • Euro 4,0711

    Van'da o gurur olmasa zaten hepsi donacak

    21.11.2011 07:46
    Vanda o gurur olmasa zaten hepsi donacak
    Soğuk tarif edilebilir cinsten değil Van’da. Ayaklarınıza buzdan çiviler batıyor. Sırtınız hiç ısınmıyor.
    Van'da o gurur olmasa zaten hepsi donacak Van'da o gurur olmasa zaten hepsi donacak Van'da o gurur olmasa zaten hepsi donacak

     

    Hele ki geceleri... Ayaklarında kara bir lastik ayakkabı, çorapsız direniyor soğuğa Selami. Bakışlarımdan saklamaya çalıştığı ayakları kıpkırmızı, mora çalıyor. Üzerinde ise ince bir kazak. Boş bulunup, “Senin çorabın da yok. Bende fazladan var, vereyim” diyorum...

    Susuyor, utanıyor... Utanması gereken sanki oymuş gibi... “Boş ver!” diyor. “Ne olur al şunları” diye üsteliyorum. “Çorabım vardı, ama kurusun diye sobanın üstüne koyduk, yandı” diyor ve kaçıyor mezarlığın içine doğru. Titremiyor bile soğuktan... Gurur üşütmüyor insanı Van’da, o gurur olmasa zaten hepsi donacak!

    Van’da kimileri soğukta donarak ölüyor, kimileri ise yanarak... Hepimizin içini kavuran o çadırdaki yangında ölen 4 yaşındaki İsmail ve 11 yaşındaki Bahar, artık dedelerinin yanındaki küçük mezarlarında. Siz bu yazıyı okurken, ağır yanıklarla komada olan ve o günün akşamı hayatını kaybeden 12 yaşındaki Mikail de kardeşlerinin ve dedesinin yanında olacak!

    İşte, her tarafı küçük mezarlarla dolu olan Karpuzalan Mezarlığı’nda kaçtı yanımdan, soğuktan titremeyi bile onuruna yediremeyen Selami... Koşarken, öyle çok küçük mezarın yanından geçti ki, saymakla bitmez. Bu mezarların müsebbibi sandığınız gibi deprem değil, bu düzen!

    Bakmayın enkazlara, Van’ın zemini kaya gibi sağlam!

    “Van felaket bölgesi ilan edilecek mi?” diye tartışanlar bir zahmet bu mezarlığa bir uğrasın, sonra da ülkesinden bihaber olmaktan utansın! Topu topu Van merkeze 5 kilometre uzaklıkta Karpuzalan Köyü. İsimsiz taşlar, küçük mezarlarla dolu mezarlık her şeyi anlatıyor. Çoğunun üzerinde isim bile yok, sadece bir taş. Belki de isim konmadan geldikleri gibi gidivermişler bu dünyadan. Kalanlar gibi çile çekmediklerinden şanslı mı demeli onlara? Lafın bittiği bir yerde boşuna konuşmamak en hayırlısı!

    Bu deprem bana neyi öğretti biliyor musunuz? Felaketin olduğu yerde çocuklara soracaksınız soracağınızı, dobra dobra almak için gerçeği. Ya da yaşlılara danışacaksınız, Allah’tan başka korkusu olmayan! Zira gençlerin çoğu, depremi unutup hemen siyasete çekiyor sohbeti.

    Selami’yi kırdım istemeden, belki de yoksulun halinden anlamamak benimkisi... Utanç böyle bir şey işte. Ağzından çıkanı bazen tartamıyor ki insan! Peşinden gittim arkadaşım Burak’la birlikte... Özür üstüne özür diledik. Nuh dedi peygamber demedi. “Kendin için bir şey isteme, tamam. Ama bu minik kardeşlerinin derdini anlatalım ki yardım gelsin buraya” dedim. İşte bu laf üzerine durdu bir. Ama hiç bükmeden belini!.. Geldi diğer miniklerin yanına, hiç konuşmadan bekledi, hep yere bakarak... “Bak Selami, ben zorda olsam sen bana yardım etmez misin? Şimdi sen zordasın, niye yardımımı kabul etmiyorsun?” dedim. Yüzümden anlamış olmalı ki üzüntümü, “Tamam” dedi, uzandı aldı bir çift çorabı. “Sağol” dedi sadece, döndü yine dimdik uzaklaştı mezarlıkta... O küçük mezarların yanından felakete doğru!

    Diğer çocuklardan öğrendim. 11 yaşındaymış, soyadı Kaya’ymış. Van’ın zemini kaya gibi sağlam, bu sayede ayakta kalıyor insanlık. Gerisi enkaz olsa da, beli bükülmüyor! Ne soğuk ne ateş vız geliyor ona da, diğer çocuklara da... Çünkü bu yoksul köyde gönlü zengin Selami o kadar çok ki!

    Karpuzalan Mezarlığı’nda Selami gidiyor, durduramıyorum. Geride kalan çocuklarla konuşuyorum... Selami’yle akran Sibel ve yanındaki kardeşi Murat’ı gördüğüm an gayri ihtiyari gözüm gidiyor ayaklarına yine... Sibel’in ayağında, koskoca erkek pabuçları... Eskimiş, kapkara... Babasınınmış! Kardeşi Murat’ın ayağında açık mor plastik terlikler, annesininmiş! Yanlarında 13 yaşındaki Veysel’le, 8 yaşlarındaki Kadir ve Fatih’in ayaklarında botlar var. Sessizce, “Gelen yardımlardan verdiler” diyorlar fısıldar gibi. Sanki arkadaşlarının ayaklarındakiler onların suçuymuş gibi...

    Allah’a şükür ölenimiz yok, ne olacak ayakkabısı yoksa!

    Dönüp Sibel’e, “Size bot vermediler mi?” diye soruyorum. “Yok, aldım ama birinin numarası 33, diğerininki 35” diyor. Sonra ekliyor; “Giydim, arkadaşlarım gülünce vazgeçtim!” “Peki bunlara gülmüyor mu arkadaşların?” diye sorarken, etraftaki diğer çocukların ayakları ilişiyor gözüme... Hepsinde ya babalarının ayakkabıları ya annelerinin terlikleri... Niye gülsünler ki! Belki depremden önce de bunlar vardı ayaklarında. “Gösterir misin bana o ayakkabıları?” diyorum. Doluşuyoruz arabaya, evlerine gidiyoruz. Koşup getiriyor o biri 33 numara, biri 35 dediği ayakkabıları... Görünce anlıyorum çocukların niye güldüklerini... Ama benim gözlerimden yaşlar boşalıyor... 33 numara olan beyaz bir Converse, 35 numara ise siyah bir bot!

    Biz karlar içindeki bahçede konuşurken 15 yaşlarındaki ablası giriyor araya, önce bir uyarı yaparak; “Beni kameraya vermeyin, kimseyi de vermeyin!” Devam ediyor; “Ne olacak ayakkabı yoksa? Ölenimiz yok, yaralımız yok. Allah’a çok şükür, bize bir şey olmamış. Ayakkabı da olmayıversin!”

    Bu sırada Murat da yardımdan aldığı ayakkabıyla geliyor, onunkisi çift bile değil, tek bir siyah makosen. Giymese de saklamış... Tıpkı bayramlarda akşamdan başucuna konulan ayakkabılar gibi... Ablasına hürmeten kapatıyorum ayakkabı meselesini! Ama abla hâlâ biraz kızgın hem kardeşlerine hem de bana.

    Büyükler çadırda oturarak uyuyor, yerimiz yetmiyor...

    Yine de giderayak Sibel’in kulağına fısıldıyorum; “Sen ablana bakma. Söyle neye ihtilacınız var?” Dökülüyor; “Çadır yardımı aldık, ama yerimiz yetmiyor. Bazılarımız çadırda yatıyor, bazılarımız evde...” diyor. Sonra “Büyükler çadırda oturarak uyuyor” diyor, gülerek. Niye ki? Niyesini de kıkırdayarak söylüyor; “Çünkü biz çok kalabalığız. Tam 15 kardeşiz. Babam iki karı etti, onun için!..”

    Babası çıkıyor o sırada Sibel’in deyimiyle ‘duvarları çatlak patlak ev’den. Aydın Adıgüzel’i görür görmez, “Ne yaptınız siz böyle, 15 çocuğa nasıl bakılır?” diye soruyorum. Yaptık bir iş der gibi bakıyor, o da kızı gibi gülerek... Bir de bakıyorum ki ikinci karısı yine hamile! Eve giriyoruz, odanın içinde küçük bir çadır! Soğuktan korunmak için, hasarlı da olsa eve kurmuşlar.

    “Kızınız yazmamızı istemiyor hiçbir şeyi... Sizin izniniz olursa haberdar edelim. Destek gelsin Karpuzalan Köyü’ne!” diyorum Aydın Bey’e. Onun da hiç farkı yok çocuklarından, “Allah bin kere razı olsun yardım gönderenlerden. Bak, bulgur geldi, bisküvi geldi. Herkes elinden gelen yardımı yapmış işte. Daha ne olsun. Hem biz sadece Allah’tan isteriz. Başka kimseden değil!” diyor.

    Onların yerine ben isteyeyim hepinizden... Lütfen Van’ı unutmayın! Burada yoksulluk, depremle katmerlenmiş ama depremden dolayı değil. Memleketin böylesine yoksul köşeleri olduğunu görelim artık. Sadece Van’ın köylerine değil, Hakkari’ye, Şırnak’a da bir şeyler yollayalım. Emin olun orada da çocukların ayakkabısı yok. Bazılarının ekmeği bile yok! Onlar bir şey istemeyecek kadar gururlu, aç da olsa, açık da... Lütfen felaketi beklemeyelim, felaket hep orada zaten!

    Bir çift yardım botu!

    Sibel, “Ben de yardımdan ayakkabı aldım ama birinin numarası 33, diğerininki 35! Giydim, arkadaşlarım gülünce vazgeçtim!” diyor. “Gösterir misin bana o ayakkabıları?” diyorum. Koşup getiriyor... Görünce anlıyorum çocukların niye güldüklerini... Ama benim gözlerimden yaşlar boşalıyor... 33 numara olan beyaz bir Converse, 35 numara ise siyah bir bot!

    Selami lütfen bu fotoğraf ve yazı için kızma, kardeşlerini düşün...

    Karpuzalan Mezarlığı’nda, çadırda yanarak ölen üç küçük çocuğun mezarları başında çocuklarla konuşuyorum. Selami’yle akran Sibel ve kardeşi Murat’ı gördüğüm an gayri ihtiyari gözüm gidiyor ayaklarına yine... Sibel’in ayağında, koskoca erkek pabuçları... Eskimiş, kapkara... Babasınınmış! Kardeşi Murat’ın ayağında açık mor plastik terlikler, annesininmiş! Yanlarında Veysel, Kadir ve Fatih’in ayaklarında botlar var. Sessizce, “Gelen yardımlardan verdiler” diyorlar fısıldar gibi... Sanki arkadaşlarının ayaklarındakiler onların suçuymuş gibi...

    Van’da henüz ‘büyük çile’ başlamadı!

    Van’IN  içinde bir çadırkenti ziyaret ediyoruz. O soğukta geceler nasıl geçiyor görmek için... 11 yaşındaki Muhammed’in ısrarlı davetini kırmıyoruz. Bütün çadırlar gibi çok kalabalık içerisi. Annesiyle tanıştırıyor bizi, ama çıt çıkmıyor Filiz Hanım’dan. Depremde Dibekli Köyü’ndeki düğün evinde enkaz altında kalmış, tam 11 ölü çıkmış o evden. Filiz Hanım ise 10 gün kalmış hastanede. Hâlâ iyileşememiş, başına bir ağrı musallat olmuş, geldi mi düşüp bayılıyor. Kocası çadırda yok, zira aynı düğün evinde bacakları kırılan ablasını Mersin’de hastaneye götürmüş...

    Çadırda Muhammed’in anneannesi, iki kardeşi, iki dayısı, onların hanımları da var. O hanımlardan biri yedi aylık hamile ve hasta, diğerinin ise biri 2 aylık, diğeri 4 yaşında iki çocuğu var. Bitmedi, bir de annesi enkaz altında kaldı diye askerliğinin bitimine 43 gün kala terhis edilen asker ağabey... Anneannesi ve iki çocuğuyla birlikte bir dayısı bugün bu çadırda onlara misafir, yarın ne olacağını Allah bilir!

    Çadırın en büyüğü, Muhammed’in anneannesi 65 yaşındaki Ayşe Teyze’yle sohbet ediyorum. “Bir gelin hasta, çocuklar hasta, bir oğlum böbreklerinden yeni ameliyat oldu, işsiz, iki çocuğu var. Evimiz hasarlı, giremiyoruz. Biz çadır bile alamadık, çadır çadır dolaşıp duruyoruz” diye başlıyor anlatmaya. Sonra yüzü hafiften kararıyor; “Biz bu soğuğa soğuk demeyiz. Bugünler bahar gibi, daha çile soğukları başlayacak! O zaman ne yapacağız?” diyor.

    4 yaşındaki Şevval bir elbise istiyor ama kırmızı...

    Böbrek hastası oğlu Zeki Günay alıyor sözü; “Biz o soğuklara Kürtçe’de ‘çile soğukları’ deriz. Çünkü çok soğuk yapar. Aralıkta ‘büyük çile’ başlar, tam 40 gün sürer. O biter, 20 gün süren ‘küçük çile’ başlar. Sonra da 10 gün süren ‘hamsi soğuğu’ gelir. Öyle bir soğuktur ki nefes alınmaz, camlar çatlar” diyor.

    Ayşe Teyze kulağıma eğiliyor, “Kızım bir oğlumu İstanbul’a gönderdik. Üç torunum ve eşiyle birlikte... Sağolsun, bir kameramancı yardım etti. Torunlarımdan birinin kalbi delikti, o kameramancı sayesinde kurtuldu. Burada kalsa soğuğa dayanamazdı. Siz de diğer oğluma yardım etseniz... Böbrek hastası, işsiz, İstanbul’da bir iş bulsanız. Ne olsa yapar. Temizlik de olur, Büyükada’da seyislik yapmıştı, yine yapar. Hele bir İstanbul’a gitseler...” “Elimden geleni yaparım” diyorum.

    Çocuklara soruyorum, “Var mı isteğiniz?” diye... Muhammed öksüre öksüre, “Sıcak bir yer” dedi sadece. Kız kardeşi Helin’in isteği, “Annemin sağlığı yerine gelsin, baş ağrıları bitsin” oldu. Dört yaşındaki Şevval ise bir elbise istedi. Peki ne renk? Pembe mi? Yok, kırmızı istermiş!

    Çıktım çadırdan... Bu çadırda çilenin hesabı yok. Şimdi ‘büyük çile’ var sırada. Ardından ‘küçük çile’... Sonra her zamanki çileler!.. İşsizlik, yoksulluk, hastalık... Farkındaysanız terörü saymadım bile! Niye mi? Yanıtı erken terhis olan Murat’la sohbetimizden... “Biz ayrım yapmayız asla... Bizde Türk, Kürt, Çerkez hep aynıdır, kardeştir. Ben Kürdüm, aslımı asla inkar etmem, Kürtlüğümle gurur duyarım, ama asla ayrım yapmam. Çok samimi söyleyeyim, askerde çok Türk badim oldu! Yani samimi arkadaşım... İnşallah bu işler biter, ama şunu da diyeyim asla silahla bitmez!”

    Ne diyelim, inşallah çözüm bu kadar yakın ve bu kadar kolay olur. vatan

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, Türkçe karakter kullanılmayan ve kişilik haklarını hiçe sayan yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Aydın Post | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0256.226 61 64 | Faks : 0256.226 61 64 | Haber Yazılımı: CM Bilişim