• BIST 75.597
  • Altın 129,010
  • Dolar 3,4252
  • Euro 3,6738

    Taraf'tan neden ayrıldı?

    18.05.2009 11:44
    Taraftan neden ayrıldı?
    Ayrılmasına Ahmet Altan mı neden oldu?
    Taraf'tan neden ayrıldı? Taraf'tan neden ayrıldı? Taraf'tan neden ayrıldı?

    30 yıl aradan sonra "vicdanının sesini dinleyerek" Taraf'ta köşe yazmaya başlayan 'sıkı sosyalist' Oya Baydar, Ahmet Altan'ın bir yazısındaki 'pavyondaki namuslu kadın' benzetmesi nedeniyle Taraf'ı bıraktı. Radikal'dan Merve Erol, Baydar'la Taraf macerasını konuştu. İşte Merve Erol'un yazısı:

    Ergenekon sürecinde belge servisiyle olduğu kadar sola yönelik eleştirileriyle de gürültü koparan Taraf gazetesinde, Ahmet Altan"ın deyimiyle üç "sıkı sosyalist" köşe yazmaya başladı. Altan, Nabi Yağcı, Roni Margulies ve Oya Baydar"ı şöyle karşıladı: “Her ne kadar Roni"yle Oya"da "liberallerin" arasına "düşmekten" dolayı zaman zaman hafifçe Türkan Şoray filmlerini andıran "pavyondaki namuslu kadın" huzursuzlukları tezahür etse de burada sağlam bir "solculuk" tartışması yaşayacağımızı ümit ediyorum.”

    Ardından, "emek-sermaye çelişkisini hâlâ başat çelişki sanmanın" çağı anlamamak olduğunu, Marx"ın daha "Komünist Manifesto"da “Burjuvazinin malları Çin Seddi"ni bile aşar” diyerek tarif ettiği globalizmin, işçi sınıfı enternasyonalizmi karşısında galip geldiğini söylüyordu.
    Bu tartışmalara giremeden, Oya Baydar, "Pavyondaki Kadın"ın Vedaı" başlıklı yazısıyla Taraf"a veda etti. Bu "pavyon"a kendi isteğiyle girdiğini söyleyen Baydar, ayrılmasının nedeni olarak "eril iktidar dili"ni işaret ediyordu. Baydar"la, bu dilin nasıl bir şey olduğunu, o tartışmanın nasıl yapılabileceğini konuştuk...

    1979"dan bu yana gazetelerde köşe yazısı yazmıyordunuz, sonra birden Taraf"ta haftalık yazılara başladınız. Neden Taraf"ı seçtiniz?

    Çünkü militarizme, darbeciliğe, vesayetçi devlet anlayışına karşı verdiği mücadeleyi, bazı biçim eleştirileriyle birlikte özünde destekliyordum ve dayanışmak istiyordum. Yazdıklarım siyaseten doğruluk kaygısı gütmeyen, vicdanın sesini yansıtmaya çalışan ve gereğinde çuvaldızı kendime, kendi sol kuşağıma batırmaktan çekinmeyen, kavgacı değil uzlaştırıcı olmaya çalışan yazılardı. İlk birkaç yazıda darbeci zihniyeti tartıştım, çünkü bu konuda söyleyecek bir sözüm vardı ve bu konu yüreğimi yakıyordu. Bir de içinde debelendiğimiz bu cepheleşme ve düşmanlık iklimini karınca kararınca biraz yumuşatabilir miyim acaba, diye hayal etmiştim. İnsanın insana, hele de içten oldu mu, yürekten geldi mi, sözün söze ulaşacağına inanırım ben.

    Taraf"ta yazmaya başlamadan önce, bu gazete sizin için neyi temsil ediyordu? Sizce Türk basını içinde nasıl bir yenilik, bir ayrışma getiriyordu?
    Taraf"ta yazmaya başlamadan önce de, yazarken de, şimdi de, bu gazetenin militarizme, darbeci-vesayetçi zihniyet ve girişimlere karşı, sivilleşme yönünde yayın yapan ve bunu cesaretle sürdüren bir yayın olduğunu düşünüyordum; hâlâ da öyle düşünüyorum. Türk basınında şimdiye kadar gördüğümüz bir örnek değil. Büyük sermaye gruplarının güdümündeki medyada böyle bir yayın yapılması da pek mümkün değildir zaten. Taraf bir misyon yüklenmiş durumda ve bunu oldukça iyi yerine getiriyor.

    Ergenekon davası başladıktan sonra sol çok eleştirildi, neden Susurluk sürecindeki gibi yekten tavır alınmadığı soruldu. Bu aşamada liberal kalemler de, muhafazakâr sağ cenaha neredeyse hiç yöneltmedikleri eleştiri oklarını sola nişanladılar; Türkiye"de solun darbeci ve Kemalist bir gelenek üzerine bina edildiğini söylediler...

    Muhafazakâr sağ cenah dediğiniz kimler? AKP mi? Zaman gazetesi çizgisi mi? Okların onlara yöneltilmemesinin nedeni, belki de Ergenekon davası adıyla anılan süreçte, bu kesimlerin, hangi nedenle olursa olsun zaten bu davanın arkasında durmalarıdır. Sola gelince, tabii ki tümü değil, ama kendisini sol sayan kimi parti, hareket ve çevrelerin son gelişmelerde iyi bir sınav verdiğini ben de söyleyemem. CHP Genel Başkanı, “Ben Ergenekon"un avukatıyım” demekten bile çekinmedi. O sırada daha iş, darbeci zihniyetin yargılanmasına falan bile gelmemişti. Gömülü silahların, saklı bombaların bulunduğu, Susurluk"un o zaman yargılanamamış olan elebaşılarının yargılanmaya başlandığı günlerdeydik henüz. Yani şu dört bir yandan fışkıran silahları, bombaları, mühimmatı, "o gün" geldiğinde bizlere karşı kullanacak çeteci güçlerin avukatlığına soyunduğunu yüzü kızarmadan söyleyebiliyordu ve hâlâ da söylüyor. Sosyalist solda konumlananların bir bölümünden de "Yesinler birbirlerini" sesleri yükseldi. Kim kimi yiyecek? Kanlı bir darbe hazırlığından söz ediliyor ve düşünün ki sosyalistler "Bize ne!" diyebiliyorlar. Yani demokrasiyi, sivilleşmeyi koruma-kollama gibi bir dertleri yok. Tabii ki bütün sol için aynı şeyi söyleyemeyiz, haksızlık olur. Ama Türkiye solunun geniş kesimlerinin Kemalist-devletçi bir gelenekten evrildiği, 1920"lerin kavramları ve modelleriyle düşündüğü de bir gerçek.

    Darbe girişimlerinden faili meçhullere, Ergenekon davasının temas ettiği pek çok şey, solun uzun yıllardan beri zaman zaman tek başına mücadele ettiği şeyler. Şimdi sizce neden sol bunlardan tarafmış, bunlara karşı tavır alamıyormuş gibi sunuluyor?

    Çünkü solun sesi en çok duyulan, kamuoyunda solla özdeşleştirilen CHP veya ulusalcı sol gibi kesimleri gerçekten de tavır alamadı. Hatta açık açık Ergenekonculardan yana taraf olduğunu haykırdı. Bu davada biçim ve hukuksal prosedür hatalarını, eksiklerini öne çıkarıp özü yok saydı. Özgürlükçü, sosyalist sol ise henüz tam toparlanamadı. Böylelikle aslında bizim vermemiz gereken mücadele, liberallerin, hatta zaman zaman AKP"li kesimlerin mücadelesi olarak göründü. Mesela Kürt sorununda, farklı kimliklerin tam tanınması, tarihimizle yüzleşme, Ermeni sorunu, Kıbrıs sorununda, 1980 darbe anayasasının değiştirilmesi meselesinde, özgürlükçü sosyalist sol güçsüzlüğünden; bunun dışında kalan sol ise etkisi altında olduğu resmi devlet ideolojisinin ağırlığı yüzünden yaya kaldı.

    Bazı liberallerin sola eleştirilerinde fazladan bir canlılık göstermelerinin nedeni ne sizce?

    Sağ liberallerin ve/veya liberal demokratların sola soğuk baktıkları, bütün solu tek kefeye koyup kimi zaman reddettikleri, kimi zaman da küçümseyerek yaklaştıkları bir gerçek. Bunun bir nedeni, Türkiye"de solun CHP ile, otoriter, ulusalcı, izolasyonist, 21. yüzyıl dünyasını ve değişimi anlamaya çalışmayan görüşlerle özdeşleştirilmiş olması bence. Geleneksel otoriter devlete, onun kırmızı çizgilerine, vesayetçi anlayışına "sol" sahip çıktıkça liberallerin sola tepkisi artıyor. Öte yandan sizin liberal veya neo-liberal olarak adlandırdığınız düşünce etrafında kümelenmiş olanların bir ortak özellikleri var ki, onları Marksist, sosyalist soldan köklü biçimde ayırıyor: Onlar kapitalizm çerçevesi içinde bir dünya vizyonuna sahipler. Globalleşme çağında kapitalizm de, emperyalizm de değişiyor, doğru. Ama tarihin sonu gelmedi. Sermaye egemenliği, kapitalizm, hangi biçimi almış olursa olsun, ne kadar incelmiş ve modernleşmiş olursa olsun, sömürü sürüyor. Sanırım bu noktada derin ayrılıklarımız var.

    Liberallerin sola, solun eleştirilerine yönelik tepkileri, kimi zaman, eski sol örgütlerin tepkilerine benzemiyor mu? Benzer bir dışlama, susturma çabası olmuyor mu?
    Kendilerine "liberalliği" yakıştıran, çoğu da genç olan bazı arkadaşlarımızda, demokrat ve özgürlükçü arayışlarıyla hiç uyuşmayan, dediğim dedik, benden başka doğru yok, farklı bir şey söyleyen ya cahildir ya beton kafa bir solcudur tavrı, "Siz hâlâ hangi çayırlarda otluyorsunuz" mantığı var gerçekten de. İşçi, emek, sendika, sosyalizm dediniz mi bütün bu konuştuklarımızı falan düşünmeden, neredeyse genetik denilebilecek bir tepki verdikleri de doğru. Siyasal hasım olarak bellediklerine karşı kullandıkları aşağılayıcı polemikçi dil de, olmak istedikleri şeyle hiç uyuşmayan iktidar dili. Benim "liberallerin çocukluk hastalığı" dediğim de bu zaten. Bir arkadaşım, paradoksal bir tabirle Jakoben liberaller diyor böyleleri için. Ama bir noktanın altını çizmeme izin verin: Biz de toptancılık yapmayalım, herkesi aynı kefeye koymayalım. Aslında mütecanis bir liberal kadro ve Türkiye"ye özgü bir neo-liberal akım oluşmuş değil henüz. Keşke oluşabilse. Ben eskiden beri Türkiye"de her düşünceden insan vardır ama gerçekten demokrat, burjuva demokrat yoktur derdim. Galiba bu oluşuyor yavaş yavaş. Liberalizmin Türkiye"de derin kökleri yok, bu yüzden de hırçınlıkları doğal saymak gerek. Liberal dediğiniz kişi ve çevrelerle birlikte yürünebilecek epeyce yolumuz olduğunu düşünüyorum. Tabii üslup, dil, yaklaşım sorunlarımızı çözebilirsek.

    Romanlarınızla, öykülerinizle, yazılarınızla, solun bazı eski yapılarını, bu yapılar içindeki davranış modellerini Türkiye"de ilk eleştirenlerden birisiniz. Dünyada da, Türkiye"de de, duvar yıkılmadan çok önceleri Sovyetik modeli eleştiren, bu modelle arasına mesafe koyan insanlar oldu, bu uğurda büyük tartışmalar yapıldı. Peki sizce sosyalist düşünceyi ve hareketi illa 1917"yle, Sovyetler"le özdeşleştirme çabası neden?

    21. yüzyıl başında kendini 1917 ile sınırlandırmış bir sol, bugün Türkiye"de örneklerini gördüğümüz gibi ya otoriter-faşizan-diktacı bir yola doğru gider ya da yaşlı kuşağın, veteranların, anlamamız ama aşmamız gereken nostaljisinden ibaret kalır. Marksizm, toplumsal değişimin ideolojisidir. Dillere pelesenk edilen "Somut durumun somut tahlili" boş bir laf değildir. 1917 koşullarının sonucu ve ürünü olan tarihsel dönüşümleri 2000"lerde ararsanız veya gerçekleştirmeye kalkarsanız, Marksizmin özünü inkâr etmiş olursunuz.

    Liberallerle olan tartışmada herhalde nihai kopuş bu "emek-sermaye çelişkisi"nde yaşanıyor, yaşanacak.

    Sermayenin hegemonyası kayıtsız şartsız kabul edilse, sanki arzu edilen bir sol yaratılmış olacak. Sizce nasıl bir sol isteniyor, solun hangi niteliklerinden ve taleplerinden vazgeçmesi öneriliyor?

    Kim nasıl bir sol istiyor, bilemem. Zaten bu iş, onun bunun istemesiyle olmaz. Sermayenin hegemonyasını, kapitalist düzeni kabul eden bir hareket sol olmaz. En azından gelecek için sermaye düzenini aşan bir perspektifi, bir ütopyası vardır solun. O perspektifi, o ütopyayı 21. yüzyılda yeniden inşa etmek gerekiyor. Bunu becerebildiğimiz, hiç değilse başlayabildiğimiz zaman, sol yeniden anlamına kavuşmuş olacak. Öte yandan, liberallerle nihai kopuştan önce birlikte yürünebilecek yol olduğunu düşünüyorum. Neden hemen kopuş düşünüyoruz? Emek-sermaye çelişkisi gerçekten de belirleyici bir ayrım çizgisi, bunu biliyorum. Ama bu konuda da sol bir zamanlar, toplumun ve tarihin o çok karmaşık gerçekliğini emek-sermaye çelişkisiyle açıklamak gibi indirgemeci bir yanılgıya saplanmıştı, unutmayalım. Liberaller de bu çelişkiyi yok saymanın, kendilerini 21. yüzyıl liberalizminden uzaklaştıracağını, neo-con"lar derecesine düşüreceğini görmek zorundalar.

    Velhasıl Taraf"tan kısa zamanda ayrılmanızı nasıl açıklıyorsunuz? Altan"ın dilinden kaynaklanan kişisel bir mesele mi, yoksa yapısal bir uyumsuzluk mu söz konusu?

    Herkesin yapısı belli. Deminden beri anlatmaya çalıştığım, demokrasi ve özgürlüğe doğru "birlikte yürünebilecek" bir yola düzülme isteğiydi benimki. Ayrılmamın nedeni, erkek iktidar dilinden ürkmemdi. Militarizm tam da erkek iktidarının sonucudur; iktidar diliyle özgürlük mücadelesi verilmesini yadırgadım, ilerde daha da ağır bir üsluba muhatap olmamak için zamanında ayrıldım. Ayrıca, Altan"ın bahsettiği "Pavyondaki namuslu kadın" huzursuzluğunu da hiç duymadım. Hangi pavyonda çalıştığımı biliyordum ve benim tercihimdi. Ben kendi vicdanımın doğru saydığı şeyleri yapmaktan bugüne kadar hiç çekinmedim, en başta kendi mahallem olmak üzere hiçbir mahallenin tehditlerine aldırmadım eğer doğru bildiğim yoldaysam. Ama şu sırada Ahmet Altan"ın, hele de Taraf gazetesinin medyada benim üzerimden yıpratılmak istenmesi de beni üzüyor, rahatsız ediyor. Laf olsun, edebiyat olsun diye söylemiyorum, vicdanımın sesiyle söylüyorum: Taraf"ın mücadelesinin ve Ahmet Altan"ın o mücadeledeki yerinin yanındayım, destekçisiyim. Konuyla ilgili inanılmaz sayıda telefon, mail vs. yoluyla tepkiler alıyorum. Düşündürücü olan, hemen hemen bütün kadın okurların ayrılma kararımı desteklemeleri ve üzüntülerini bildirmekle birlikte, "Ben de olsam ayrılırdım" demeleri. Erkek okurlar ise, çoğunlukla, aldırmayın, takmayın, yazmaya devam edin falan diyorlar. Bunun üzerinde de düşünmeliyiz.

    3 M virüsü ve patlayan ülke

    Yazılarınızdan birinde "Çöplüğün Generali" adlı bir romanı bitirmekte olduğunuzu, eylülde yayımlanacağını yazmıştınız. Biraz ipucu verir misiniz?

    Evet, memnuniyetle, çünkü asıl konuşmak istediğim bu roman işte. "Çöplüğün Generali", bütün toprakları, tarlaları, ormanları, suları, denizleri patlayıcılarla, bombalarla, fişeklerle, silahlarla dolu bir ülkeyi veya şehri anlatıyor. Sonra bir gün bu ülke patlıyor.

    Türkiye mi o ülke?

    Hayır, fiktif bir ülke... Adı, yeri, zamanı belli değil.
    Ama tabii benzeten benzetir. (Gülüyor) Orada neler olup bittiğini kimse bilmiyor, hatırlamıyor, çünkü 3 Maymun virüsü (3 M virüsü) sadece o olayla ilgili bir amnezi yaratmış insanlarda. Sadece bir kişi, sağır ve dilsiz bir çöp çocuğu biliyor olayları ve yıllar sonra bu muammayı çözmeye çalışan kahramanımız, çöplüğün generaliyle karşılaşıyor... Bu kadar tanıtım, reklam yeter. Sonrası kitapta...

    Oya Baydar kimdir?

    Oya Baydar, 1960"larda ve 70"lerde, üniversitenin sosyalist sola armağanlarından biriydi. "Türkiye"de İşçi Sınıfının Doğuşu" adlı doktora tezinin iki kere reddedilmesi, bir üniversite işgali sebebi olmuştu. Önce İstanbul, sonra Hacettepe üniversitelerinde sürdürdüğü sosyoloji asistanlığı, 12 Mart"la birlikte sonlandı. Türkiye İşçi Partisi ve Türkiye Öğretmenler Sendikası üyesiydi. 12 Mart"tan sonra Yeni Ortam, Politika gibi yayınlarda köşe yazdı. 12 Eylül"le birlikte, 12 yıllık sürgün hayatı da başladı. Türkiye"ye dönüşünde, sosyalist kimliğinin yanına, romancılığı, öykücülüğü de katmıştı. 1991"de "Elveda Alyoşa"yla bir döneme veda etti. "Kedi Mektupları", "Hiçbiryer"e Dönüş", "Sıcak Külleri Kaldı", "Erguvan Kapısı", "Kayıp Söz" gibi romanlarıyla geniş bir okuyucu kitlesi kazandı.

    Aşağı yukarı 30 yıl sonra, ilk defa Taraf"ta düzenli köşe yazmaya başlamışken, kendi isteğiyle ayrıldı.
    _Radikal_

    Diğer Haberler
  • O manzaralar içimizi sızlatıyordu06 Ekim 2012 Cumartesi 12:50
  • Sucuk ve Salamı karıştıramayacaklar06 Ekim 2012 Cumartesi 12:48
  • 56 yaşındaki ev hanımının yaptığı pes dedirtti!06 Ekim 2012 Cumartesi 12:47
  • Şehit yakınlarına internet indirimi06 Ekim 2012 Cumartesi 12:39
  • Bir top mermisi daha düştü!06 Ekim 2012 Cumartesi 11:51
  • Bisküvi kutusundan tarih çıktı06 Ekim 2012 Cumartesi 10:58
  • Nevşin Mengü rövanşı böyle aldı!..06 Ekim 2012 Cumartesi 10:56
  • Bu haberi okumadan yola çıkmayın06 Ekim 2012 Cumartesi 10:40
  • 4+4+4ün gerekçeli kararı Resmi Gazetede!06 Ekim 2012 Cumartesi 10:39
  • Başbakan Erdoğanın arıyla imtihanı!06 Ekim 2012 Cumartesi 10:37
  • Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Aydın Post | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0256.226 61 64 | Faks : 0256.226 61 64 | Haber Yazılımı: CM Bilişim