• BIST 75.929
  • Altın 129,578
  • Dolar 3,4434
  • Euro 3,6590

    Her erkeğin içinde mutlaka bir kadın vardır

    31.07.2011 11:22
    Her erkeğin içinde mutlaka bir kadın vardır
    Yeni kitabının kapağında romanın kahramanı İskender olarak karşımıza çıkan Elif Şafak, özünde 'İskender'de bir aile dramı anlatıyor okuyucuya.
    Her erkeğin içinde mutlaka bir kadın vardır Her erkeğin içinde mutlaka bir kadın vardır Her erkeğin içinde mutlaka bir kadın vardır

     

     
     
    ELİF AKTUĞ'UN KALEMİNDEN 
     
    Kapaktaki resimdeki sır aslında her erkeğin yetiştirilişinde, içinde bir kadın barındırdığı. Şafak çok konuşulan kapak için, 'Fotoğraf İskender de değil aslında, başkası olabilmenin, empati kurabilmenin fotoğrafı' diyor.
     
    'Benim annem iki kez öldü...' Cümleyi birkaç kere okudum, kitabın ilk cümlesiydi... Son derece etkileyici geldi bana, Elif Şafak'ın zihnine ilk düşen cümle de bu olmuş zaten. Kitap, bu cümle etrafında şekillenmiş.
    Adı 'İskender' olsa da, özünde kadınları, daha doğrusu farklı ve zıt kutuplardaki insanları anlatıyor Elif Şafak; empati kurabilmenin, bir başkası olabilmenin önemine değiniyor. Gerçekten de romanı okuyunca elini kana bulayan İskender'den nefret etmiyor, hayretle onu anlıyor ve hatta erkekleri böyle yetiştiren zihniyetti sorguluyorsunuz. Basılmadan 200 bin sipariş alan 'İskender' Elif Şafak'ın sadık okuyucusunu son derece mutlu edecek bir kitap. Kalabalık aile özlemi çektiğini söylemekten çekinmeyen ve romanları sayesinde milyonları kendine ahbap edinen yazarın bir buçuk yıl boyunca İskender'i anlamaya çalışmakla geçirdiği süreç sona erdi, sıra okuyucuda; bakalım roman kimlerin hangi yaralarına dokunacak, kimleri derinliklerinde rahatsız edecek... Neden en çok en sevdiğimizi incitiriz, benim cevabım yok... Umarım okuyucu 450 sayfanın sonunda bir cevaba ulaşabilir...
    - Bir aile hikayesi fikri ne zaman düştü aklınıza, nasıl gelişti yazma süreci? Kitabın adının İskender olması, biraz da erkek okuyucuya yaklaşmak için miydi?
    Uzun zamandır zihnimin, gönlümün bir köşesinde vardı bu. Ama acele etmedim, olgunlaşmasını bekledim. Bir ailenin hikayesini anlatmak istiyordum. Aile kurumu hep aklımı kurcalar, çocukluğumdan beri. İnsan bilmediği şeyi merak eder ya, ben de klasik anlamda ailesiz büyüdüm ve hep merak ettim çekirdek aileleri, onların dinamiklerini. Bu romanda anlatılan Toprak ailesi hem sıra dışı bir aile hem de çok tanıdık, çok içimizden.
     
    hrerkgnccccc.jpgOKURUN HAYAL GÜCÜNÜ NASIL KISITLARIM?
    - Neden kapakta varsınız ve madem fotoğraf çektirmek istediniz, neden Cemile ya da Pembe değil de İskender oldunuz?
    Kapaktaki resimde bir sır, birden fazla gönderme var. Bunu daha iyi anlayabilmek için romanı okumak lazım. Orada romandaki önemli bir meseleyi vurgulamak istedim. Erkeklik nasıl inşa ediliyor? Her erkeğin içinde, yetiştirilişinde bir kadın var muhakkak. Yani erkeğin resminde bir kadının sureti mevcut! Böyle bakınca kapaktaki doğrudan ben değilim. Bence İskender de değil aslında. Bu kalıpları kırmanın, kendini bir başka insanın yerine koyabilmenin, olmadığın kişiye dönüşebilmenin fotoğrafı. Empati kurabilmenin, bir başkası olabilmenin.
    - Kimin fikriydi İskender olmanız, okuyucunun zihninde neden sizin belirlediğiniz bir figür olsun istediniz?
    Ben 1,5 sene boyunca her gün, her sabah İskender olmak nasıl bir şey, İskender olsa nasıl davranırdı, bunları düşündüm. Yazarken en zoru İskender'i anlamaktı. Tek tek her karaktere bürünürüm yazarken ama en zoru İskender olabilmekti. Bir kadın yazar için erkek karakterin etine kemiğine bürünmek çok zorlu bir sınav. Dolayısıyla ilk fikir benden çıktı. Ama çok güzel ve dost bir ekiple çalışıyorum. Başta sevgili Uğurcan Ataoğlu olmak üzere. Bu kapakta güzel gönüllü, hayata önyargısız bakabilen insanların ortak emeği var. Okuyucunun zihnine en ufak bir müdahale yok burada. Nasıl olabilir ki. 450 sayfalık bir roman. Onlarca karakter, onlarca katman varken bir tek resim nasıl okurun hayal gücünü kısıtlayabilir? Tam tersine, kalıpları beraber kırmaya davet ettim ve elit kesimin aksine, okurlar bunu gayet iyi anlıyor.
    - Aileye hasret büyüdüğünüzü söylediniz her zaman, bu kitabı kurgularken geniş bir aileye sahip olsanız daha rahat ederdiniz diye düşündünüz mü?
    Bu konu benim çocukluğumun en büyük muammasıydı. Beni iki kadın yetiştirdi; annem ve anneannem. Bir yandan hep gıpta ettim o geniş ailelere. Bir sürü kardeşi ve babası olan arkadaşlarımı kıskandım. Kendimi yalnız ve eksik hissettim. Kendi dünyam bana ağır ve sıkıcı geldi. Öte yandan, şu da var, belki daha geniş bir ailede büyüseydim bu kadar bağımsız büyüyemez, özgür olamaz, kendi ayaklarım üzerinde genç yaştan itibaren durmayı beceremezdim. Her hikayenin hem artıları var, hem eksileri, hep öyle değil mi? 
    - Bana 'Yazarken bambaşka bir yerde oluyorum' demiştiniz, bu kitabı yazarken nasıl bir ruh halindeydiniz, 'Aşk'ta olduğu gibi ağlayarak yazdığınız satırlar oldu mu?
    Bu romanda 'Aşk'tan daha çok ağladım. Öyle sahneler var ki, iki paragraf yazdım, iki gün kendime gelemedim. Hikaye hüzünlü, sarsıcı, düşündürücü ama bir o kadar umut dolu. Beni allak bullak etti yazarken. Pembe, Cemile, Esma, Yunus, her bir karakteri iliklerimde hissettim.
    - Zıtlıklardan sıkça ama son derece ustaca faydalanıyorsunuz, olumsuzlukları ve trajediyi de son derece ustalıkla yazıyorsunuz; yazdığınız satırlardan etkileniyor musunuz?
    İkilikleri sorgulamak, hayata alışılmadık bir yerden bakmak, farklılıklar arasında bağlar kurmak... Bunları seviyorum. Kalbime yakın buluyorum. Yazdığım satırlardan çok etkileniyorum. Çünkü ben yazarken tam olarak ne yöne gideceğimi bilmeden, hikayenin nasıl gelişeceğini bilmeden yazıyorum. O bir sarhoşluk hali adeta. Akılla değil sezgilerimle yazıyorum. Dolayısıyla karakterler beni de şaşırtıyor, hikaye beni de sarsıyor.
    - Pembe ve Cemile ne kadar sizsiniz?
    Ben Londra'dayken hep şunu düşündüm, bir yanım şimdi İstanbul'da; orada kaldı. Eşim, dostlarım, okurlarım, sevdiklerim... Bu hasret duygusu o kadar ağır bastı ki, ikizlik teması oradan çıktı aslında. Romanda kardeşlerden biri Batı'ya gidiyor, biri kalıyor köyünde, Doğu'da. Ama hiç kopmuyorlar birbirlerinden. Biri düşse ötekinin dizi kanıyor. Biri gözlerini kapasa öteki kör oluyor. O kadar yakınlar ruhen ve kalben.
     
    OĞULLARIMIZI YANLIŞ YETİŞTİRİYORUZ
    - Kadın okuyucuyla farklı bir bağınız olduğunu söylemiştiniz, 'İskender'den sonra nasıl tepkiler aldınız kadın okuyucudan?
    Çok farklı kesimden kadın okurlarım var. Genci, orta yaşlısı, yaşlısı. Bir ailede bazen üç kuşak okuyor aynı romanı; anneanne, anne, genç kız. Ben bunlardan çok duygulanıyorum. Kadın okurların 'İskender' ile ilgili yazdıkları mesajlar o kadar duygusal, o kadar dokunaklı ki. Kimisi diyor ki 'Benim annemin hikayesini anlatmışsınız.' Kimisi diyor ki 'Aslında Esma benim, hep öyle hissettim kendimi,' Kimi de diyor ki, 'Cemile benim halam adeta, o kadar iyi tanıyorum ki' ve kimi de diyor ki, 'Haklısınız, biz oğullarımızı yanlış yetiştiriyoruz'.
    - Bizim memlekette neden erkekler, örneğin İngiltere'deki gibi yetiştirilmiyor? Sıkıntımız nerede, kadın olmak neden zor?
    Bu memlekette kadın olmak zor ama erkek olmak da zor. Çünkü erkeklik bir kalıp adeta. O kalıba uymayanlarla alay ediyoruz. En ufak farklılığı bastırıyoruz. Oğlan çocuklara 'erkek' gibi davranmalarını en başta anneleri telkin ediyor. Onları bir kalıba sokuyoruz. Kız çocuklarımıza farklı, oğlan çocuklarımıza farklı davranıyoruz. Hem de daha ilk günden beri. Oğlan çocuklarına değil sofra kurdurmak, mutfaktan bir bardak su bile aldırmıyoruz. Kendilerini sultan zannederek büyümelerinin birincil sebebi biziz, biz kadınlar, biz anneler.
     
    Parmaklarım yazar ben bakarım
    - Yazarken başkalarını okur musunuz, kimleri seversiniz?
    Hep okurum. Ben roman sevdiğim kadar, felsefe severim, siyaset felsefesi. Heidegger, Habermas, Deleuze, Kristeva, Zizek... Aynı zamanda tasavvuf okumayı severim. Ve Amerikan, İngiliz, Fransız, Japon, Türk edebiyatı...
    - Çocuklarınız ya da kocanız yazı aşkınızı anlıyorlar mı?
     
    Anlıyorlar ve destekliyorlar. Ama yazdığım süreçte bazen onları da baydığım oluyor. Çok bencil bir şey yazı. Hakikaten benmerkezci bir evreni var yazarların. Çok zor o dengeyi bulabilmek.
    - Çocuklar evdeyken çalışmak zor oldu mu?
    Ben genelde kalabalık kafelerde, lokantalarda, tren istasyonlarında ya da fırınlarda, pastanelerde yazarım. Bu sefer de öyle yaptım. Yanımda birileri ekmek pişirsin, ben yazayım bir köşede. O çok hoşuma gider. Hiçbir zaman düzenli, tertipli çalışma mekanlarım olmadı. Ben zaten sessizlik sevmem.
    - Bunu ben nasıl yazdım dediğiniz şeyler yazdınız mı?
    Bazen ellerimi seyrederim. Parmaklarım yazar, ben bakarım, ellerim ne diyor diye? Sanat ve edebiyat bence son derece mistik tecrübeler. Akıl ve düz mantıkla izah edilemeyen, rüyalarla, sezgilerle, bilinçaltıyla ilgili kısımları var.
     
    Polemik-sever biri değilim
    - Gazete yazıları ne anlam ifade ediyor sizin için?
    Haftada iki kez düzenli olarak Habertürk'te yazıyorum. Hem perşembe yazıları hem de daha uzun, daha duygusal olan pazar yazıları benim için çok kıymetli. Basınımızda çokça görülen sert, kavgacı, kutuplaşmacı, polemik-sever üsluplardan uzak duruyorum. Benim okurlarım o kadar farklı kesimlerden, hikayelerden, dünya görüşlerinden geliyor ki. Araf'taki insanlar, kavgadan bunalmış olanlar, aşk ve muhabbet dilini konuşanlar, hayatta bir arayışı olanlar...  Ben insana kıymet veriyorum. Bireye.
    - Radikal Gazetesi'nden teklif aldınız mı?
    Yo, almadım. Niye alayım? Eşim Eyüp'ten dolayı soruyorsanız şayet, tam tersine, onun bambaşka bir dünyası var, düzeyli bir çalışma etiği var, ben de buna çok saygı duyuyorum. Biz 24 saat birbirine yapışık bir çift değiliz ki, hiç olmadık ki.
     
    Küfür işiterek büyüyen bir oğlan çocuğu ileride nasıl bir insan olur?
    - Siz hiç sevdiğiniz birini kırdınız mı, kırabilir misiniz?
    Tabii ki. Hem kırdım hem de kırıldım. İkisini de tattım. Bu kitap bence aşkın ve sevginin karmaşık halleri üzerine bir roman aynı zamanda. Öyle bir karmaşa ki çöz çözebilirsen. 
    - İnsanoğlu neden bu kadar acımasız? Nasıl oluyor da en çok sevdiğini kırabiliyor, hatta öldürebiliyor?
    Cemile bunu bir yerde sorguluyor. O bir ebe ve dünyaya bebekleri getiren kişi. Hep soruyor kendine. Acaba Adem oğlu Havva kızı bu dünyaya iyi gelip sonradan mı bozuluyor yoksa daha ilk başından beri kötülüğün çekirdekleri var mı? Hepimizin içinde çelişkili sesler ve yanlar var. Ama kalplerimizin yumuşaması için bazen badireler atlatmamız gerekiyor. Bu romanda tasavvuf hep bir nehir gibi alttan alta akmaya devam ediyor.  
    - Aile kavramı üzerinde çok duruyorsunuz, aile hayatı ve ilk şekillenen duygular çok önemli insan zihninde. Aile kurmadan kadın ve erkeğe bir test yapılsa keşke diye düşünüyorum...
    Araba kullanmak için ehliyet almak gerekiyor. Herhangi bir işe girerken diploma gerekiyor. Ama işte anne baba olmayı ne kadar hafife alıyoruz değil mi? Kendimizi hiç yetiştirme gereği duymadan. Geçen gün sokakta yürüyorum, bir kadıncağız balkondan sarkmış, beş yaşındaki oğluna bağırıyor avaz avaz: 'Ulan gebertirim seni, kemiklerini kırarım!' O çocukla bir an için göz göze geldik. Yüzündeki sıkıntıyı, utancı, incinmişliği gördüm. Gün boyu küfür işiterek büyüyen bir oğlan çocuğu ileride nasıl bir insan olur? Bunları düşünmüyoruz.
    - 'Yaşadığımız aşka kişiliklerimizi yansıtıyoruz' demişsiniz, aşk insanı dönüştürmüyor mu bir de?
    Aşk elbette dönüştürüyor bizi, hem de nasıl. Ama bir de tekrar ve tekrar hayat boyu yaşadığımız bir takım kalıplar var ki, bunların neden olduğunu anlayabilmek için biraz da durup kendimize bakmamız lazım. Hep yanlış erkeklere aşık olan kadınlar tanıyorum. Ve hep aynı tip kadınların peşinden koşan, sonra çok pişman olan erkekler tanıyorum. Buralarda durup bir düşünmek lazım, 'Ben nasıl bir aşığım?' Biz hep aşık olduğumuz insana odaklanmaktan kendimize bakmıyoruz, kendimizi yeterince dönüştürmüyoruz.
    - İncinen insan ezilen insan oldu günümüzde, incinmemeyi öğrenmek mümkün mü?
    İncinen insan, incine incine incitmeye başlıyor. İskender, bir yanıyla çok kaba, hırçın, etrafına hep dayılanan, müdahale eden biri. Ama bir yanıyla o da o kadar kırılmış ki. Zaten bunu çözemedikçe ataerkilliğin nasıl işlediğini anlamamız mümkün değil.
     
    SAKİN, SADE, İÇE DÖNÜK BİRİYİM
    - Birkaç yıl önce 'Aşk' ı yazdığınızda Ayşe Arman'a Mevlana ve Şems'i anlatırken size 'Eşcinselliği de yazıyor musun' diye sormuştu. Ben olsam darılırdım ama siz hep ilk röportajları ona verdiniz, hiç kırılmadınız mı Arman'a?
    Soruları yasaklamak yerine, cevapları doğru vermek bence daha önemli. Gerek Hazreti Mevlana'ya gerek Hazreti Şems'e derin hürmetim, sevgim var. 'Aşk'ta bu iki büyük insanın gönül bağını, yoldaşlığını, ruhdaşlığını tamamen manevi bir düzlemde anlatmaya gayret ettim. Bunu kitabı okuyan herkes gördü.
    - Son derece sade bir kadınsınız, abartı ve şaşaadan uzaksınız ama sizi röportaJlarda çok farklı görebiliyoruz, sizi nasıl ikna ediyorlar, bir yazar gibi değil de bir model gibi görüntülemeye?
    Ben sade, sakin, içe dönük bir insanım, doğru. Ama aynı zamanda içimde bir sürü farklı ses var. Onlar da didişir durur. Bunları 'Siyah Süt'de mizahla, samimiyetle, gayet dobra bir şekilde anlattım. Söyleşilerimde hep dürüst oldum, içimden geleni, kalbime yakın geleni yaptım. Genelde çok da güzel geri dönüşler aldım, alıyorum. Ve şunu biliyorum ki, bir şeyin nasıl göründüğü sadece ona bağlı değil, bakan göze bağlı. Göz var güzel görür, göz var çirkin görür. Halbuki baktıkları resim aynıdır. İnsanlar nasıl çeşitliyse, yorumlar da o kadar çeşitli olacaktır. Bence bu gayet olağan.
    - Aklınıza düşen ilk cümle kitabın da ilk cümlesi miydi?
    'Benim annem iki kez öldü'. Romanın açılış cümlesi, aklıma ilk düşen cümleydi. Uzun süre bu cümle kafamda yankılandı, durdu. Nereye koyacağımı bilemedim. Sonra o çekirdeğin etrafında koca bir roman gelişti.
    - Yeniden yazmaya başladınız mı, sabırsız bir yazar mısınız?
    Yenisine haman başlamıyorum. Bir süre demleniyorum. Roman bitince eski bir dosta veda ediyor gibi oluyorum. O hüzünlü bir süreç benim için. Hemen bir başka kitaba başlamıyorum ki enerjim değişsin, yenilensin. Yoksa kitaplar birbirini tekrar eder. Bense her romanda okurlarımla beraber bambaşka bir yolculuğa çıkmayı seviyorum.
     
    akşam
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, Türkçe karakter kullanılmayan ve kişilik haklarını hiçe sayan yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    Diğer Haberler
  • iDANSla çağdaş dans vakti02 Ekim 2012 Salı 22:10
  • İstanbulda en kısa festival02 Ekim 2012 Salı 22:09
  • Turuncu Filmler Antalyada02 Ekim 2012 Salı 22:08
  • Beat’lerin Kralı Babylonda02 Ekim 2012 Salı 22:06
  • Türkiyeye utanç verici ceza02 Ekim 2012 Salı 22:05
  • Fazıl Sayın Evreni ilk kez Salzburgda02 Ekim 2012 Salı 15:02
  • Bilgin Adalı hayata veda etti01 Ekim 2012 Pazartesi 23:20
  • Uluslararası caz günü İstanbul’da gerçekleşecek30 Eylül 2012 Pazar 15:04
  • Askerler öldürdüklerini göremezlermiş30 Eylül 2012 Pazar 07:00
  • İşte Neşet Ertaşın son şiiri29 Eylül 2012 Cumartesi 16:38
  • Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Aydın Post | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0256.226 61 64 | Faks : 0256.226 61 64 | Haber Yazılımı: CM Bilişim