• BIST 108.392
  • Altın 143,183
  • Dolar 3,5328
  • Euro 4,1224

    Aşık Mahzuni Şerif'in Şifresi...

    17.05.2011 23:47
    63 yıllık ömrüne yüzlerce eser, şiir, kitap sığdıran Aşık Mahzuni Şerif'i 17 Mayıs 2002'de kaybettik.
    Aşık Mahzuni Şerifin Şifresi...
    Aşık Mahzuni Şerif'in Şifresi... Aşık Mahzuni Şerif'in Şifresi... Aşık Mahzuni Şerif'in Şifresi...

    Aşık Mahzuni Şerif'i 17 Mayıs 2002'de kaybettik. 63 yıllık ömrüne yüzlerce eser, şiir, kitap sığdıran Mahzuni, aynı zamanda devrimci-sol mücadelenin içinde yer alan bir isimdi. Yazar ve Teori Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Arslan Kılıç, Aşık Mahzuni Şerif ve O'nun "Erim Erim Eriyesin" türküsünü anlatan bir yazı kaleme aldı. Anılar demetiyle aynı zamanda Türkiyenin bir dönemine ışık tutan bu yazının bir bölümünü Mahzuni'nin anısına yayınlıyoruz.

    1972 yılının Ağustos veya Eylül ayı olmalı… 12 Mart’ın sıkıyönetim günleri. İbrahim Kaypakkaya ile, TİİKP operasyonu nedeniyle arandığımız günler.

    Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’ndan iki arkadaşım da, Gültepe (İstanbul Şişli) Yahya Kemal Mahallesi’nde bir gecekondu kiralayıp, harıl harıl Ekim’deki bitirme sınavlarına hazırlanıyorlardı. Yolum Kâğıthane, Çağlayan taraflarına düştükçe, onlara da uğruyorum. Zaten on gün uğramasam, yakalandığıma hükmedecekler… Yine uğradığım bir gün, vakit akşama dönerken, Yahya Kemal Mahallesi son durağının aşağısındaki evden çıktım, yokuş yukarı ana caddeyi arşınlayarak minibüs durağına yürüyorum. İbrahim Kaypakkaya ile buluşacağımız yere gideceğim…

    Caddenin alt tarafında, bitimine yakın yerde bir plakçı dükkânı vardı. Minibüs ve İETT otobüs son durakları da plakçının biraz yukarısındaydı. Plakçı, günün çok satan ya da yeni çıkmış kaset ve plaklarından dışarıya sürekli müzik yayını yapardı. Fırtınasının iyice esmeye başladığı ve Orhan Gencebay’ın rakipsiz “kral” olduğu arabeskten tutun da, türkü, şarkı, yerli yabancı hafif müzik parçalarına kadar her türlü müzik, bu sokağa yayının konusu olabiliyordu… Yeter ki çok satsın, yeter ki moda olsun vb. Plakçının, o gün o akşama yakın saatlerde ve döndürüp döndürüp çaldığı türküyü ise, o ana kadar ne o yıllarda harıl harıl kaset çalınan İstanbul’un minibüslerinde duymuştum, ne de zaman zaman görüştüğümüz Tuncelili Âşık Zamani’den. Zamani henüz Zamani olarak ünlenmemişti, ama Unkapanı piyasasından haberdardı.

    Çalınan türkünün ezgisi, söyleyen ses tanıdıktı… Ama ilk kez duyduğum sözleri? Sözlerinde sanki bazı şifreler vardı. Bir yılı aşkın süredir üniversite ortamından kopup yer altı çalışması içinde İstanbul’un işçi semtlerini mekân tutmuş ve aranmakta olan 12 Mart döneminin genç devrimcisini mıknatıs gibi çeken şifre adlar… “Erim erim eriyesin” deyimi içine saklanmış ERİM (Nihat)… Peygamber dağı Tur’un Sina’sına gönderme yapar gibi söylenmiş SİNAN (Cemgil), “haktan gelen” bir kâlp imanının sözünü ediyor izlenimi veren İNAN (Hüseyin) , Erim’i yiyecek “yılan”ın tamlayanı ÇAYAN (Mahir), “pençesi vurulsun” denen ASLAN (Yusuf) ve “Erim”in “çayını yutup kurutacak” olan DENİZ (Gezmiş) sözcükleri…
    Şifreyi çözmemek için ahmak olmak veya bu adlar konusunda hiçbir şey bilmemek gerekirdi. Ama adlar da bilinmeyecek gibi değildi ki. Türküde beddua edilen kişi, dönemin “Balyoz harekâtı” operasyonunun Başbakanıydı. Diğerlerini ise, magazin ve yeni yeni çıkmaya başlayan bulvar türlerine varıncaya kadar bütün gazeteler her gün ve nal gibi puntolarla, devletin radyosu ise günde dört-beş öğün, “eşkıya”, “şaki”, “vatan haini” diye sövüp sayarak milletin beynine adeta zorla sokuyorlardı.

    Kulağım türküde plakçıyı geçip giderken geri döndüm. Dükkânın önünden bu kez biraz önce geldiğim yöne doğru ve yavaş adımlarla yürüyerek, türküyü bir daha dinlemeye çalıştım. Aaa, “şifreli” türküyü çalıp söyleyen, ezgisi de sesi de tanıdık Aşık Mahzuni idi… Bir an kim olduğu konusunda nasıl da tereddütte kaldım… Oysa bizler, biz 68’in devrimci gençleri, Mahzuni’nin sesini, ezgisini, “ayak seslerinden tanırız”.
    Evet, türkü, daha önce hiç duymadığım bir Mahzuni türküsüydü…
    Fakat sözleri neydi öyle?

    Musa isen Tur-i Sinan
    Haktan gelmiş idi İnan
    Yesin seni yılan Çayan
    Erim erim eriyesin
    Sürüm sürüm sürünesin

    Aslan pençesi vurulsun
    Çayın Deniz’de kurusun
    Gözlerin yansın çürüsün
    Erim erim eriyesin
    Sürüm sürüm sürünesin

    Geri döndüm, tekrar yukarı yürüdüm… Dükkânı beş on adım geçip bir daha tersyüz ettim. Böyle kaç kere dönüp durdum, bilmiyorum. Bir ara saate bakmak akılma geldi.

    Eyvaaah, İbrahim şu anda buluşma yerine ya geldi, ya da gelmek üzeredir, ama benim oraya varmam, taksi çevirsem 40-45 dakikayı bulur… O kadar bekler mi? Beklemesine beklemez, ama kim bilir aklına neler gelir? Yakalandığıma hükmedip, bana bağlı bütün ilişkileri koparmaya koşmaz mı? Bütün ilişki ve bağlantıların yeniden düzenlenmesi bir dizi yeni külfet, gizli çalışma kurallarında yeni gedikler açılması olmaz mı? Bir anda kafama üşüşen daha bir yığın soru…

    Can havliyle yokuş yukarı, minibüs durağına doğru koştum. Doğruca, elli dakika aralıklı yedek buluşmaya gitmeye karar verdim. Buluşma yerine 10 dakika erken vardım. İbrahim Kaypakkaya da, ümitsiz olarak, ama yakalanıp yakalanmadığım konusunda emin olmak için, erken gelip bir yere gizlenerek, yedek buluşma şansını kullanmaya karar vermiş. Ama, ya yakalandıysam ve polis de bana yedek buluşmayı itiraf ettirdiyse ihtimalini düşünerek, dokuz doğuran bir tedirginlikle… Gizlendiği yerden geldiğimi görmüş, ama peşimde polis filan olup olmadığını iyice anlamak için, yerinden hemen çıkmayıp, bir süre daha beklemiş. Buluşma saatinden on beş dakika, gelişimden yaklaşık 25 dakika geçtikten sonra ortaya çıktı. İlk sözü, “Ne oldu, bir sakatlık yok ya? Beni meraktan çatlattın… “ diye çıkışmak oldu. Mahcup bir tavırla durumu açıkladım. Bu kez, “Yok yaa… Mahzuni yüzünden haa…” diyerek kahkahayla gülmeye başladı. Hemen yürümeye başladık. Hem yürüyoruz, hem de o arada bir dizine vurup gülmeye devam ederek, “Seni de Mahzuni haa…” deyip duruyordu. Ben gülmüyordum… Daha doğrusu, buluşmayı aksatmanın üzerimden henüz atamadığım gerginliğinden dolayı, gülemiyordum. Ne kadar yürüdük, bilmiyorum. Sıkıntımın hafiflediğini hissettiğim bir anda, tekrarlayıp durduğu söz dikkatimi çekti. “Seni de Mahzuni haa…” derken ne kast ediyordu? Durdum, onu da durdurup sordum, “’Seni de Mahzuni haa…’ deyip duruyorsun. Yoksa Mahzuni sana da mı buluşma kaçırttı?”

    Kıkırdamasını kesmedi, ama cevabı gittiğimiz evde verdi.

    On beş gün önce Antep’ten Malatya’ya geliyormuş. “Antep-Malatya arası otobüsle ortalama üçbuçuk-dört saattir. ‘Antep’ten 10.00 ya da 10.30’de kalkan otobüslere binersem, hem Malatya’dan en son 15.00’te kalkan Kürecik minibüslerine yetişirim, hem de Malatya’nın içinde fazla beklemem’ diye kendimce bir zaman planlaması yaptım” diye başlayıp anlatmaya devam etti: “Antep’ten çıkışta otobüs biletimi Kürecikli işportacı bir sempatizan aldı. Daha çok Küreciklilerin tercih ettiği bir firmaya ait otobüsün şoförünü de tanıyormuş. Beni bindirirken gidip şoförle görüştü. Oturduğum koltuktan izliyordum, şoföre bir şeyler söylüyor, arada bir ikisi birden dönüp bana bakıyorlardı. Bu arada cebinden çıkardığı bir müzik kasetini de şoföre uzattı. Sonra yanıma geldi, ‘Seni şoföre emanet ettim, ona bir de yeni çıkan bir kaset hediye ettim. Yolda çalacak, dinlersiniz’ deyip indi. Otobüs hareket etti, eder etmez de, otobüsün, işporta işi kara güneş gözlüğü takmış, hafif göbekli, pos bıyıklı şoförü, ardı ardına teype kasetler yerleştirmeye başladı. Şehri çıkıncaya kadar çaldığı şeyler bildiğin minibüs-otobüs şarkıları, türküleri idi. Fakat Antep’i çıkıp Maraş yoluna girince, birden bire, bugün sana buluşma kaçırtan Mahzuni türküsünü yerleştirdi teype. Ben önce tedirgin oldum… Fakat türkü bitince otobüste bir hareketlenme oldu. Bazı yolcular hemen şoförün yanına gidip, kulağına bir şeyler fısıldadılar. Bu fısıldamalardan hemen sonra, gidip gelenler daha yerine oturmadan türkü yeniden başladı. Türkünün her bitişinde, aynı tablo tekrarlanıyordu: Koltuklarından kalkan bazı yolcular şoförün yanına gidiyor, geleni yan gözle süzen şoför, onların bir şey söylemesine fırsat bırakmadan önce hafifçe tebessüm ediyor, sonra başıyla ‘Tamam, tamam’ anlamında bir işaret yaparak malum türkünün kasetini teype tekrar sürüyordu. Bu böyle epeyce devam etti.

    “Benim koltuk arkadaşı ise, son istekli yolcu şoförün yanına gidip gelinceye kadar renk vermedi. Otobüsün kasetçalarının yuvası bozuk olmalı ki, yola çıkarken ambalajından yeni çıkarılan ve durmadan çalınan kaseti kısa sürede bozmuştu ve kasetten son isteklerde cızırdama sesleri yükselmeye başlamıştı. Bir ara istekliler seyrelir gibi olunca, bu kez benim koltuk arkadaşı kalktı yerinden. Ağır ve kendinden emin adımlarla şoförün yanına gitti, izin filan almadan teypteki kaseti çıkardı, sonra yolculara döndü, ‘Kimse üzülmesin, yedeği var’ deyip, kolunda tuttuğu ceketinin cebinden daha ambalajı bozulmamış bir kaset çıkararak sürdü teype. Yerine dönerken de ekledi, ‘Malatya’ya kadar daha iki saatlik yolumuz var, ama merak etmeyin, bende İstanbul’a yetecek kadar yedek var’ deyip cebinden 2 kaset daha çıkardı ve gösterdi. Otobüsten bir alkış sesi yükseldi. Böylece dört saatlik Antep-Malatya yolculuğu, hem de nasıl geçtiği anlaşılmadan, Mahzuni türküsüyle geçti. Otobüste neredeyse herkes birbiriyle ahbap olmuştu. Tabii ben de koltuk arkadaşımla. Pazarcık’ın (Maraş) Alevi köylerindenmiş. Mahzuni’yi çok severmiş. Köylerden kasabalardan hurda demir toplayıp Antep’te satıyormuş. Bir ara eğilip, kulağıma, ‘Sende hiç köylü hali yok gurban, devrimci telebelere[talebelere] benziyorsun. Onlar hala buralarda köylü kılığında dolaşıyormuş. Korkma ben kimseye bir şey söylemem’ dedi. İnkâr etmem kâr etmedi. Malatya’da inerken, tuttu kolumdan, beni bir lokantaya sürükledi. ‘Yahu, etme eyleme, Akçadağ’a kalkan otobüse yetişmem gerek’ dediysem de, ‘Yarın gidersin, otel ve yol paran da benden’ dedi. Mahzuni türküsü muhabbeti yüzünden zaten otobüs de yavaş gelmiş, normal saatinden yarım saat geç girmişti Malatya garajına. Bizim yol arkadaşının lokanta ikramı derken, ben Kürecik minibüsüne yetişme şansımı iyice kaybettim. Ama işin kötüsü, akşama arkadaşlarla Kepez’de on iki gün önceden ayarlanmış buluşma sözümüz vardı. Mahzuni türküsü yüzünden ben de bu buluşmayı kaçırdım ve ertesi gün gittiğim Kürecik köylerinde Ali’leri bulmam iki günümü aldı. Ama onlar benim bu akşam korktuğum kadar korkmamışlardı. Bir kaset, bir teybimiz olsaydı, bu akşamın hatırası olarak bir de burada dinlerdik senin türküyü.”

    YÖN Radyo  

    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, Türkçe karakter kullanılmayan ve kişilik haklarını hiçe sayan yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
    Diğer Haberler
  • iDANSla çağdaş dans vakti02 Ekim 2012 Salı 22:10
  • İstanbulda en kısa festival02 Ekim 2012 Salı 22:09
  • Turuncu Filmler Antalyada02 Ekim 2012 Salı 22:08
  • Beat’lerin Kralı Babylonda02 Ekim 2012 Salı 22:06
  • Türkiyeye utanç verici ceza02 Ekim 2012 Salı 22:05
  • Fazıl Sayın Evreni ilk kez Salzburgda02 Ekim 2012 Salı 15:02
  • Bilgin Adalı hayata veda etti01 Ekim 2012 Pazartesi 23:20
  • Uluslararası caz günü İstanbul’da gerçekleşecek30 Eylül 2012 Pazar 15:04
  • Askerler öldürdüklerini göremezlermiş30 Eylül 2012 Pazar 07:00
  • İşte Neşet Ertaşın son şiiri29 Eylül 2012 Cumartesi 16:38
  • 12345678
    Tüm Hakları Saklıdır © 2007 Aydın Post | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0256.226 61 64 | Faks : 0256.226 61 64 | Haber Yazılımı: CM Bilişim